2 Aralık 2013 Pazartesi

Neredeyse Aynı




-Çıkarma, dedi
-Öyle gir. Çıkarmadan.

Allah Allah..Nasıl gireyim çıkarmadan? Kapıyı açınca çamaşır suyu vuruyor adamın yüzüne. Nasıl alırsın beni çamurlu ayakkabılarımla eve.  Kurumamış çimentoya kazara basmıştım üstelik.

-Ah, dedi. Ne güzel fikir.
-Ne güzel fikir?dedim. Montumun kolundan çekiştirerek aldı  içeri beni.
Montumu omzumdan sıyıracaktım.

-Çıkarma, dedi.
-Öyle otur işte, çıkarmadan.

Olur mu hiç.  Isınmak için evin ortasında koca bir şehri yakmış gibisin. Yanaklarım buharlaşacak.
Omzumu avucunun içiyle itip oturttu koltuğa. Karşımdaki bordo kadife koltuğa oturdu da. Yüzüme  bakmadan gülümseyerek koltuğun yanındaki komodine uzanıp eski çalar saati aldı kucağına. Çocuğunun yüzünü sever gibi dokundu camına ve kulağını yalandan çeker gibi çevirip kurdu bir zamana saati.

-Neye kurdun saati? Dedim
-Dur, dur, bak ne yapacağım, deyip sıçradı sorumu yanıtsız bırakıp yerinden. Saati kucağıma bırakıp hem.
Yokluğunda geçen iki dakika boyunca kucağımdaki akrebin yelkovandan hızlı dönüşünü hayretler içinde izledim. Odaya avucunda armutla (armut evet) girdiğinde dizlerimde gezinen örümceği atar gibi telaşla atmıştım saati yere. Gülümseyişinden eksiltmeden yere eğilip aldı, şaşırmadan üstelik. Yerine koydu.

-Neye kurdun saati? Dedim
-Bak şimdi.
Dedi.. Armutu koydu sobanın üzerine. “Pişmiş armutu hatırladın mı?”
Hatırladım aslında.Yine de “Yoo…” dedim.
Elimden geldiğince inandırıcı olmak için “neydi o?”
Dedim.
Ben yalan söyleyince onun dili kaşınırdı. Bilirdim. Yutkunup sobanın üzerindeki armutu biraz daha arkaya, sobanın ateşinin kapağı yaladığı yere yerleştirdi özenle.
Oda öyle sıcaktı ki, en azından başımdaki bereden kurtulmaya giriştim.
-Çıkarma..,dedi, öyle otur işte. Çıkarmadan. Saçın üşür.
-Burası çok sıcak, dedim.Saç üşümez, dedim.
-Olsun.. Çıkarmazsan ikimiz de rahat edeceğiz inan bana, dedi.
Yumuşayan armutun mandalina kabuğu kadar keskin olmayan, ondan daha mütevazı, ondan daha nadir, ondan daha az tecrübe edilecek kokusu yayılmaya başladı odaya. Tadını hatırladığım bir koku.

-Peki, anlat bakalım ..dedi..Neler yaptın?
-Neler yaptım? Hiç..
-Ben de hiç. Dedi.

Oysa zamanı saçlarındaki beyazları saymama yetirmeyecek kadar hızlı dönüyordu akrep. Gözümün takıldığını fark edip
-Sen gitmek istediğin an çalacak. Sakın merak etme, dedi
-Etmiyorum ki hiç, dedim. Çamurlu ayakkabılarımı halıdan utanarak çekince, topuklarım kadife koltuğun püsküllerine dokundu. Sanırım kirlettim.
-Olsun, dedi. Bak bunu dert etmemelisin. Çok çabuk kirleniyor her şey. Öyle alışkınım ki. Temizlemek hoşuma gidiyor. Ben bu şekilde var oluyorum. Senin kirlettiğini temizleyerek...
Armutu ters yüz etti. Yüzümü astım . O hala gülümsüyorken. Bir saniye olsun göz göze gelmiş değilken.

Terleyen alnımı rahatlatmak için beremi başımın arkasına ittim biraz.
-Buraya nasıl geldiğim hakkında en ufak fikrim yok biliyor musun? dedim.
-Bilmez olur muyum? dedi.
Kalkıp kalkmayacağımı kontrol için çalar saate kaçamak baktığını yakaladım.
-İstediğinde burada olursun. Ne zaman istediğini bilemezsin. İstediğinde fark edemezsin. Böyledir bu.
Dedi.
-Tadına bakabilir miyim?
-Ah, tabii! Dedi. Öyle neşelenmişti ki bir an gözlerimin içine baktığına yemin edebilirim. Yanılmış da olabilirim.
Armutu avucunun içine alıp iki eli arasında küçük küçük zıplatıp soğutarak geldi yanıma.
-Sıcak ama. Dikkat et
Ağzıma götürüp üflemeden, soğutmadan ısırdım. Ağzımın içine ikimizin de kokusu yayıldı. Öyle bir koku ama, ikimizin de zamanına ait değil. Ne onun telaşlı akrebine, ne benim durulmuş yelkovanıma.
Uzun uzun çiğnerken ben, yavaşça karşımdaki koltuğa oturup izledi beni. Eğer gözlerimi avuçlarımdan ayırıp yüzüne baksaydım, eminim göz göze gelecektik.
-Daha sık gelmelisin.
-Çok istiyorum. Ama şu halde öyle rahatsızım ki, dedim. Elimi yüzüme uzattım, çıkaracaktım ki

-Çıkarma!! Dedi. Bu kez biraz yüksek sesle. Kalsın öyle!
-Ama ..dedim. Beni böyle görmelisin. Bu şekilde iki ayrı insan gibiyiz.
-İki ayrı insan olduğumuzdandır
Dedi.
-Değiliz! Bu kez benim sesimdi yükselen
-Öyleyiz.
Çalar saat bir yandan bağırıp, bir yandan komodinin üzerinde tepinmeye başladı.
-Ama ..dedim. Biz aynıyız. Bunu çıkarsam yüzümden aynıyız işte. Çıkarken takarım söz yine.
-Sen yüzündeki maskesiz de ben değilsin. Sen onu çıkarırsan ben ne olacağım hem? Kim olacağım?
-Yaşlanmışsın…
Dedim.
Canını acıtmak istediğimden.
-Sen hala çok gençsin, dedi. Çıkarma maskeni. Ve gitsen artık keşke.
Armutu çalar saatin yanına koyup gücenerek kalktım yerimden.
Alnımdaki teri koluma silip kapıya yürüdüm. Arkamdan geldiyse ardımda kalmak isteyerek. Kapıya ulaştığımda tam yanımda olmamaya gayret ederek.
-Bu kez gerçekten  incittin beni.
-Sen de hep beni. dedi.
-Ben ne yaptım sana? İnsan ne yapabilir kendine en fazla? Ne kadar incitebilir ki kendini?

Saçımın alnıma düşen ıslak tutamını beremin içine sokuştururken, çaktırmadan gözümün yaşını sildim maskemin üzerinden.
-Ne zaman istersen gel. Ben daima buradayım tahmin edersin. Yeter ki geldiğinde çıkarmaya kalkışma şu maskeyi.  Sen maskeni çıkardığında bana gerek kalmayacak.  Bunu bana yapmamanı dilerim.

Kapının eşiğinden bir adım atınca ben, göz göze geldik. İki aynı çift göz. Neredeyse aynı iki çift göz. Benden daha hızlı yaşlanmışsa da, gözlerinin feri benimkinden daha genç neredeyse aynı iki çift göz.
-Armutu bitirseydim bari.
Dedim.
Seneler sonra yeniden tattığına dua etmelisin, diyerek tuttu kapıyı. Yüzü nasıl da aynıydı benimkiyle öyle..
Biraz daha hızlı yaşlanmış. Biraz daha ağır eksilmiş ama neredeyse başka bir zamanda, kendine benden daha çok sahip çıkmış.


Kapının dışında kaldığımda içeride bir şarkı çalmaya başladı. Eşikteki tozlu paspasa oturup başımı kapıya dayayarak, şarkıyı sonuna dek dinledikten sonra gittim. Nereye gittiğim hakkında en ufak fikrim yok. 















15 Kasım 2013 Cuma

Beyaz Sabun Kokuyor





Şilan söyledi bugün. Ablası yırtıp atıyor verilen kartları. Numaranı veremiyorsun Şilan'a. O da sana veremiyor.

Kısa vicdan yolculuklarımızda kendimizce sözüm ona daha çok insan oluyoruz bazen hani. Bir çocuğun eline iki kuruş sıkıştırınca, yanağını sevince, hal hatır sorunca... Hatrı sayılır şiddette bir egosal mastürbasyon bu, en eğreti haliyle kabullenmek lazım önce. Hepimiz tecrübe ettik muhakkak zaman zaman. Kendi dünyasının öznel nazarında kaybedenleri bayılır daha esaslı kaybedene kurtarıcı rolüne soyunmayı. Açıkçası, ne bir başkasına aksini iddiaya, ne kendime inkara niyetim ve halim yok.

Bir tepsiyi alıp çıkıyoruz üst kata. Bu Şilan'ın ricası. Şilanın güzel saçları ve gözleriyle birlikte çıkıyoruz.
Şilan ömrümce olamadığım kadar neşeli bir çocuk. Dans ederek geçiyor tepsiyi tutan kollarımın altından merdivenleri.
Koşuyor"nereye abla?" diyor, "pencere kenarına tabi" diyorum. Oturuyor.
Tepsiyi onun önüne koyuyorum, iki kaşık var tepside, birini uzatıp ısrar ediyor beraber yiyelim diye kumpiri.
Hiç kırasım yok.


Şilan ilk kaşığı ağzına götürürken, abla diyor, orta yerden, benim arkadaşımın evinde sadece kilim var. Bunu söylerken ses tonuyla senkronize daralan dudakları ardısıra sırra koşuyor. Şilan'a onu sordukça ben, o bana arkadaşına ne kadar  üzüldüğünü anlatıyor sorularımı pek duymamış gibi. Ama zorlayarak aldığım cevaplar elverdiğince anladığım şu ki, Şilan Mardin'li, 8 kardeşten biri, 8 senedir Ankara'da yaşıyor. Okuyor ve çalışıyor. Çalışıyor ve okuyor ya da.


Haftasonu gece 3'te, haftaiçi 11'de biniyor otobüse eve dönmek için ancak
çoktan keşfetmiş ki evinde yatağı dahi olmayanlar var. Çok tuhaf. İşin başka tuhaf yanı şu ki, Şilan en seveceninden ancak bir o kadar aklı başında. Yani, tesadüf olma ihtimali varsa da, bir belli sebepten olduğunu tahmin ettiğim üzere, ona annesini sordukça bana başka şeyler anlatıyor. Sorduğum her şeye yeterince açık cevaplar verirken annesinden tek kelime etmiyor.

Dışkapı'da kalıyor ve okuyor. Ona ve kuzenine okul çantası almamı istiyor. "Kumpirin üzerine kola içince
ağzım acıyor" deyip kumpiri önüme itiyor. Saçımı çekiştirip dudağının üstüne bıyık yapıp kahkaha atıyor. Elimden telefonu kapıp fotoğraf çekiyor ya da bana sokulup poz veriyor.

Öğretmeninin onu ve bahsini ettiği daha zor şartlarda yaşayan arkadaşını sık sık dövdüğünü de. "Sadece bizi dövüyor"diyor. Ama Şilan belli sorulara kesinlikle cevap vermiyor...Cevapladığı pek çok soruda gözlerimiz buluşmuyor da, sorma sırası ona gelince kocaman gözlerini gözlerinizin içine atıp bekliyor.



Şilan söyledi bugün... Ablası yırtıyor verilen kartları. Numaranı veremezsin Şilan'a, o hiç vermez zaten.
Ablası güvenmiyor kimsenin samimiyetine. Öğrenmiş ki bir bar çıkışı herkes kendini yeterince insan
sanacak kadar sarhoştur. Muhtemelen ben de öyleyim ..Biz sohbet edip kumpiri kaşıklarken,geldi diyor,
16 yaşında çekik gözlü güzel sarışın bir kız gergin bir ifadeyle yüzüme bakmadan çekiyor yanımdaki
sandalyeyi."Ablam"diyor Şilan. İlk beş dakika ablası sorduğum hemen hiçbir şeye cevap vermiyor, belli ki
Şilan'ı alıp götürmekten başka dileği yok. Ancak çok az sohbet edince, yanağında bolca çil bitmiş
bu güzel, sarışın kızın gözlerini gölgede bırakan gülümseyişini keşfediyorum.Arada kol çantasından
ev ödevini çıkarıp yersiz vaazıma cevaben, "çalışırken bile ödevimi yapıyorum zaten abla diyor."

Şilan ayrılmadan önce sıkıca sarılıyor belime. Kolumu aşağı çekip yanağımdan öpüyor, yanağından öptürüyor.
Onu yan masaya çekip kulağına eğiliyorum, bir şeyler söylüyorum.
Ablasına dönüp numaramı yazdığı kağıdı yırtmamasını rica ediyorum, gülümsüyor.

Oysa kesinlikle vaadi kıymetli sayılacak bir halt değilim. Hiç olmadım ömrümce. Ama saat 2.30 ve Şilan henüz otobüse binmiş evine yol alıyor değil. Ben evimdeyim. Rahatsız ediyor bu derinden.. En çok da bu yüzden acıma hissimiz alınmadan insan olamazmışız gibime geliyor.

Zira acıma hissini lütufla karıştıracak kadar cahilim çoğu gibi muhtemelen.

Şilan'ın tırnaklarında mantar var, arada işaret parmağına bakıp "aa geçmiş şuradaki"diyor. Şilan'a sarıldığımda
mis gibi beyaz sabun kokuyor oysa diğer yandan. Üzerindeki eski pembe mont griye çalmışsa da çoktan,
sokaktaki tüm insanları tek tek çevirsem duyamayacağım kadar katışıksız kokuyor. Abartmadığıma nasıl ikna ederim bilemiyorum. Gerçekten bilemiyorum. Mühim de değil.

Ayrıca, yanlışım yoksa, bitti gibi. Başlamadı da zaten adamakıllı. Öylesine bir karalama olsun işte..





30 Ekim 2013 Çarşamba

KURTARICI DEĞİL-İZ/MİYİZ ?





-Tanrıyı içimde aradım bir gün.. Buldum da hemen. Konuştum bulmuşken. Baba dedim ona. Benim babam döverdi hep..
Otobüsten 3 durak sonra inip derslerimize koşacağız. Elimdeki falanca kahve firmasının logosunu baş parmağımla severek içindeki soğumuş kuşburnu çayının son yudumunu dikiyorum kafama.

-          Tanrının en güzel yanı şu ki, arar aramaz buluyorsun..
-          Ölen onca masum çocuk?
-          Sonra şöyle oldu birden. Birden değilse de, tanrıyı içime davet edişimin üzerinden iki hafta geçmişken.. Ah….Çocukluğumun önemli kısmının annemi hastanede ziyaret ederek geçtiğinden bahsetmiş miydim?
-          Evet.
-          Tanrıyla 14 yaşımda konuştum ilk. Varsayımın ötesindeydi inan. Gerçekten konuştum..
İki hafta sonra babam yine elini kaldırdığında bana, tuhaf bir şekilde indirdi. Bunu anlatması zor biraz, abarttığımı düşüneceğinden neredeyse eminim ama elini indirirken gözlerime bakıyordu. Ömrümde ilk kez gözlerimin içine ve yine ömrümde ilk kez korkarak.. 14 yaşındaydım. Daha önce defalarca yaptığı üzere tahmin edemeyeceğin kadar acıtabilirdi canımı. Babamın gücü buna yeterdi. Yapamadı. O gün ve o günden sonra bir daha hiç.. Sana annemin hayatının önemli bir kısmının hastanede geçtiğinden bahsetmiş miydim?

İki durak sonra ineceğiz. Derse 10 dakika kaldı. Mika fincanı elimde evirip çevirmeye başladım çoktan, içi boş artık.
-          Soranlara hristiyan olduğumu söyleyemiyorum bu ülkede. Bunu sana anlatıyorum sorduğun için. Güvenilir türden gibisin. Hristiyanım demek bir tür mezhepsel aidiyeti beraberinde getirmek durumunda genelde. Oysa ben 14 yaşıma kadar Ortodoks, 14’ümden sonra hiçbir mezhebe hapsolmadığım bir yerdeyim. İnsanlar katolik olmamı umuyorlar bahsini edince.. Ki kesinlikle değilim..
-          Protestan da değilsin?
-          Aslında en yakın olduğum.. Yine de protesto ettiğim hiçbir şey yok neredeyse.. (Bunu söylerken gülüyor, sanırım kelime oyunundan fazlası değil kastı) O yüzden literatür bu anlamda önümü kapıyor.
-          Anlıyorum.
-          14 yaşımda mezheplerden arınarak inanıyorum tanrıya ve incile. Bunu anlatması zor ancak….
Otobüs son durağa yaklaşıyor. Kıpırdanmaya başlıyorum. Çantamı omzundaki yerine oturtuyorum.
-          Ben tanrıya inanıyorum ancak tanrım çoğu insanınkiyle bir değil
-          Benim tanrım da bana ait. Diyorum
Panikle atılıyor sözcüklerime,
-Yo yo… Kesinlikle öyle bir yerde değilim. Aynı yerde değiliz. İnandığımla kurduğum iletişim, onu bana özel kılan pek çok emare taşıyorsa da, benim tanrım senin durumunda olduğu gibi bana ait değil. Ona kendini gerçekten açan herkese ait.
-Bana bile mi?
Olabilirdi elbet ama sorguladığın, benimseyemediğin, kendini açamadığın sürece kesinlikle senin tanrın değildir. Mesele şu ki, bir müslümanın tanrısıyla benimki bir de değil.
-Tanrı öyle söylemiyor ama? Bu söylediğin tuhaf biraz..
-Tanrı kendini tanıtmayı sever. Ama öylesi bir tanıtma değil. Ünlü olma aşkı gibi değil. Tanrı kendini “gerçekten” tanıtmayı sever. Tanrı onu tanımanı sever. Sizin kitabınızda kendini tanıtan tanrıyla benim kitabımdaki çok farklı, beni yanlış anlamazsan eğer.
-Ölen onca masum çocuk? Onca aç insan? Bunları anlattı mı sana tanrı hiç?
-Ateist olabilir misin?
-Değilim. Müslümanım. Bildiğin türden bir Müslüman değilsem de öyleyim.
-Müslümanlık inanışıyla çelişen sorular soruyorsun aslında.
-Neyle çeliştiğimden emin değilim. Beni geçelim mi? Mucizeler diyordun.
-Öyle yoksulduk ki, ben  10 yaşımdan 14 yaşıma kadar annemle aynı ayakkabıyı dönüşümlü giydim. Ayaklarımın içinde yüzdüğü ayakkabılarla oynadım sokakta.. Küçümsenecek bir yetenek değil bu, seni temin ederim.. Paylaştığımız o koca ayakkabı da kullanılır olmaktan çıkmıştı çoktan. Tanrıyı içime alıp onunla konuşmaya başladıktan sonra, ona “baba” diye hitap etmeye başladığım sıralarda, “baba, dedim…ayakkabı alır mısın bana? Benim ayakkabım yok.”
Son durağa varmak üzere ayaklanıyoruz. Dilimdeki kuşburnu tadını yutkunarak tekrarlıyorum. Kulaklarımın onda olduğundan emin sürdürüyor:
“İnanmayacaksındır. Ama inanmasan da anlatacağım şu ki, bu duadan iki gün sonra, sokağımızdaki belediye binasının önündeki basamaklara oturduğum bir an, bir yabancı adam geldi ve elindeki bir çift ayakkabıyı uzattı bana. Ayakkabılar benim ayak numaramdaydılar ve hiç kullanılmamış olduklarına yemin edebilirdim. Parlak ve güzel..Parlak ve renkli… Ayakkabıları bana uzatıp, bunları kullanmıyorum, alın lütfen siz, dedi.
Elime tutuşturdu. Ayakkabılara bakakaldığımda geçen kısa sürede çekip gitmişti. Buna inanmıyor olabilirsin ama hayatımdaki mucizelerden sadece biriydi. Devamı daima geldi. İki çocuğum ve aşık olduğum adamla çok güzel bir işim var. 14 yaşına kadar üç kez ölümden dönmüş birinin göreceği düş kadar iyi bir hayatım var. Bunu tanrıyla konuşmaya başladığım güne borçluyum. Biliyorum ki bana yardımcı olmak, beni sevmek ve kollamayı seviyor.. Hepimizi seviyor…
Savaşlar…Tecavüz… Çocuk işçiler.. Açlık sınırı..Asimilasyon… Çocuk gelinler… Kadın… Modern kölelik…Kafamın içinde vızıldayıp duruyor ezberimdeki klişeler, kaldırımda koşturuyoruz otobüsten inmiş..
-          İlahi adalete inanıyor musun peki? Diyorum.
-          İlahi adalet kimi için acı çekmekten geçen uzun bir patikanın sonunda görünür olabilir ancak. Tanrı, kusursuz bir baba olmakla,
İşini iyi yapan bir yargıç olmak arasında kalır bazen. Kimi zaman başka insanların günahlarının bedelini masumlar öder yazık ki.. Ancak neyin bedelini neden ödüyor olduğumuzu ve bunun sonucunda –çoğu teolojik kriterce masum olanlar için şu sözüm- bilecek kadar vakıf değiliz tanrının ilmine..
-Kurtarıcıdan bahsettiğini hatırlıyorum.. Kimini vakıf olmadığımızı iddia ettiğin türlü sebepten kurtarmayı tercih etmemiş şu durumda tanrı? Tanrın?
-Siz kurban bayramlarında kurban sunarsınız tanrınıza, bizim tanrımız İsa’nın bedeninde Adem ve Havva’nın günahının bedelini insanlığa ödetmemek, insanlığı affetmek için kendini kurban etmiştir.. Hepimiz onun sayesinde günahsız geliriz dünyaya. Sonrası ise  bireysel günahlarımız için bizi bağışlamaya daima istekli olduğu bir ömürden ibarettir. Oysa bazımız öyle büyük günahları korkusuzca işleriz ki, bunların bedelini masumlara ödetiriz..Tövbe etmekten uzak dillerin günahı muhakkak bir başka canlının ömrüne musallat olur..
-Masumlar tanrıyla konuşamıyor mu? Konuşuyorlarsa neden mucizeler çoğu için işleyemiyor?
Binanın kapısından giriyoruz. Derse  iki dakika var.
-Mucizeleri görmek için, bakman gerekir.. Tanrıya kalbini açmak için nefes alman gerekir. Mesele şu ki, herkes bakabilecek takati bulamaz bazen. Acı çekmeye de büyük anlamlar yüklüyoruz belki. Ben de öyle yaptım uzunca zaman. . Ancak “acı” nın da anlatmak istediği var muhakkak..
-O ayakkabıları çok istedin.. Babanın eli kalkmasın istedin. Acıyı sevmedin. Kimse sevmez.
-Acıyı kimse sevmez ancak herkes tanrısıyla konuşabildiği kadar evirebilir şartlarını.
-Herkes öncelikle kendini umarsamalı ‘ya çıkıyor sözlerin.
-Sana 14 yaşımdan beri hiç yalan söyleyemediğimden bahsetmiş miydim? Yapmadıysam tam yeri: evet.. Kurtarıcı biz değiliz. Kendin dahi bunca günahkarken insanları kurtarmayı umamazsın Görkem. Bu gerçekten hiç mümkün değil.. Beni yanlış anlama ama hiç değil…


Koridorda ayrılmadan önceki son cümlesi bu. Sonrası ders..İş……

14 Ekim 2013 Pazartesi

Aklımdan bir kırmızı tutarım





Satranç tahtasında mahallenin delisidir at..Nizamlı manevradan yaka silken, mütevazılığı burun farkıyla inadına yenilmiş taş..Aklıma getirdikleri var..

Misafirliğe gelen komşu kızını annesi elinden tutup yanıma, halının üzerine attığında plastik yapboz parçacıklarıyla manavcılık oynuyordum sessizce kendimle. Sarılar limon. Yeşiller maydanoz. Kırmızıları bilirsiniz..Bol pantolonun ceplerine ellerini büyük oyuna açılan kadife perde gururuyla soktuğunda neler bekliyordum kim bilir.. Ceplerinde bir süre gezinen ellerini çıkarınca onlarca (yüzlerce değil belki ama kesinlikle bolca onlarca) düğme saçıldı halıya. Rengarenk onlarca düğme..Cebine nasıl sığdığını anlayamadığım, nereden gelip hangi hevesle oraya girdiklerine akıl erdiremediğim. Çok kısa vaktimi aldı yadırgamak, sonra neden bilmiyorum tam da alışmışken bu tuhaf oyuncaklara, elimi uzatınca yine aynı kibirle avuçlayıp sokuşturup ceplerine, kalktı halının üzerinden... Sarılardan limon yapacaktık oysa tam, yeşillerden maydanoz, ve kırmızıları bilirsiniz..

Köy lojmanında yan yana evimiz, tuhaf bir başka arkadaşım çağırmıştı evine. İkimiz de severdik bebekleri. Bebeği yoktu ikimizin de. O ağbisinin arabasıyla, ben anaokulundaki tahta mavi yapbozlarla. Eve girip, masanın ayakları altına oturunca renk renk minik metal arabaları dizdi önümüze özenle. Arabalarla nasıl oynanacağına dair en ufak fikrim yoktu ama istersek sarılar limon olabilirdi, yeşiller maydanoz, kırmızıları bilirsiniz. Tam elimi uzatıyorken itti kolumu.Çocukluğun o popüler repliğiyle.. "Git evimizden.." Koşarak gittim muhtemelen...

Satranç tahtasında mahallenin delisidir at. Deliliğinden hesap sorulan görmedim hiç. Çılgınlık delilik sınırına dayanmadıkça kurcalayıp dururlar oysa..Apartman çıkışında önümü kesip ceplerimi boşaltan komşu çocukları sonra.. Deli damgası yemiş olmanın, suçu meşruluğa ittiği gerçeğini daha o yaşta keşfeden. Küçük sayı fasulyeleri vardı ceplerimde ve birkaç kıymeti az bozukluk... Sarı fasulyeler limon, yeşiller maydanoz, kırmızıları ezberlediniz. Ah, bozukluklarla muhtemelen sakız..

Ne zaman alıkonsa elimi uzattığım, çalınsa cebimden sakındığım  muhakkak içerleyerek, ama her nasılsa gülümseyerek anımsarım. Varsa sarılar, yeşiller ve en kıymetli kırmızılar..Renkli düğmeler, metal arabalar, plastik fasulyeler.. Alıkonmasaydı derim yani, limonlar yapardık onlarla, belki maydanoz ve..Ama işte..Aklım elimde kalsalar ne yapacağımı tahmin bile edemediğim kırmızıların merakıyla boşalırken, satranç tahtasından siyah delimserek atımı kapıp kaybetmek pahasına kalkarım. Yesin birbirini diye, kibirli şah, yalancı vezirler ve ketumluğuna kurban olacak kulağı şefkatle sevilesi filler..

Aklımdan bir kırmızı tutarım sonra. Bırakamam, kalır orada öyle...




















4 Ekim 2013 Cuma

Hoşgeldin



Üzerinden kentler geçmiş toprak gibi yüzü seçilebilir değil bir vakittir..Terminalden çıkışından bu yana geçen bir garip vakittir..Bir köşesinden aşağı salınıyor bedeni, köküne inatla tutunan parmak uçları kalmış ondan geriye seçilebilir.Her seferinde yarısı yerin altında, her seferinde diğer yarısı kayıp.


İyi ki diyor kendine ışıklı tabelaların gölgesinde soluklanıp, iyi ki anlıyorum kapı gıcırtısının dilinden; trenin düdüğünden, toprağın hışırtısından ve akan suyun şırıltısından. İyi ki, çatık kaştan, bükük dudaktan ve solgun yanaktan.. İyi ki yürümek aynı ve koşmak, yutkunmak ve hapşırmak. İyi ki kahkahanın dili aynı, ıslığın ve çığlığın. Şükür edip caddenin bir ucundan diğerine her dilde yürümeye devam ediyor. Soğuktan kızarmış avucunda taşıyarak ikiye katlanmış terli kağıdı, gülümseyerek dinliyor arabaların üst ve alt kimliksiz kornasını, caddenin karşısına ürkerek geçerken.

Üzerinden tufan geçmiş kentler gibi sesi seçilebilir değil bir kısa vakittir. Bir tanıdık yakasından diğer henüz keşfedilmemiş yakasına çapa atıyor zihninin adım attıkça..Tente altında akordeon çalıyor bir Boşnak kızı. Önünde duruyor her dilde. Kalbi iki yana çekilmiş dudaklarında dinliyor. İyi ki diyor çekinerek göz göze gelmenin dili yok. Usulca açılıp göğsünün ortasında birbirine yaklaşan kollarına ve ince-narin uzun parmaklarının bir tuştan diğerine utanarak atlayışına dalıyor, akordeonun üzerine düştükçe başını küçük bir hareketle geriye atıp tuşlardan ayırdığı sarı saç tutamlarına..Şükür diyor, bunu görebilmek için bakmam yetiyor. Genç kızın birkaç adım ötesindeki mavi tabelaya takılıyor gözü, tabela ona konuşmuyor, ona anlatmıyor hiç. Başını önüne eğip geri geri birkaç adım atıp sırtını dönüyor akordeonun anlaşılır sesine. Müzikten uzaklaştıkça susmalarına yakınlaşıyor.

Hava karardığından çoktan, telaşı artıyor. Avucu daha çok üşüyor, avucundaki kağıt parçası daha çok terliyor. Dakikalar geçtikçe her caddenin bir ucundan diğerine geçmek zorlaşıyor, omzuna çarpan her bir omuzdan sessizce ve bir türlü anlaşılamayan bir dilde özür diliyor. Kimse nezaketini takdir etmiyor. Gün boyunca işaret parmağını kaldırıp başını müsaade isteyerek eğip, avucundakini göstermeye çalıştığı onca insandan bir tanesinin dahi yüzüne bakmayışını bir türlü anlayamıyor. Oysa o, her soruşunda, her birinin gözünün bebeğinin en orta yerine bakıyor karşılığını arayan gülümseyişiyle.

İyi ki diyor, gökteki ay tanıdık ve biliyorum yıldızların görünmeseler de orada olduğunu. Gösterişiyle telaşı yarışan bir kavşakta gördüğü trafik polisine yanaşıyor. İyi ki diyor, üniformayı sevmek her dilde mümkün değilken, seçebilmek her dilde mümkün. Yanaşıp bir süre bekliyor. Bölmek istemiyor. Bölmek istemiyor. Sadece yeterince anlaşılmak üzere bekliyor. Fark edilmeyince inadına her dilde dokunuyor omzuna. Her dilde irkilip dönüyor üniformalı genç adam. Her dilde çatarak kaşını bir dilde bir şeyler söylüyor. İyi ki her iklimde aynı soğukluğu soru işaretinin diyor kendi kendine. Avucunu uzatıp kağıdı gösteriyor. Her dilde susarak soruyor. Genç polis, sorarken soğuğa terslenerek terleyen alna bakıyor, yere bakan gözlerinden ziyade. Sağ elini uzatıp yolun karşısındaki dolmuş durağını işaret ediyor parmağıyla, sırtını dönüyor.

Üzerinde kurşun sekmiş çarşaf gibi korkudan kırışarak yürüyor dar ve arka sokaklarında kentin. Ardında bıraktığı dolmuştaki o tanıdık, üşümüş ter ve yatışmış yorgunluk kokusu şimdiden burnunda tütüyorken henüz, gördüğü ilk bakkala atıyor kendini. Ağzını bile açmadan avucundaki yumuşamış, yorulmuş, belki çoktan uyumuş kağıdı tezgahın ardındaki yaşlı adama uzatıyor. Adam her dilde merak ederek alıyor kağıdı eline,
B'xêr Hatî, diyor.

Tezgahın ardında tanıdık dilde fokurdayan demlikten bir ince bardağa ve buyur edişe dökülen çayı, bilindik bir dilde höpürdeterek içip yol alıyor adresteki eve. İki sokak ötedeki sıvası yaşlanmış eve. Mavi demir kapı gıcırdayarak açıldığında ne'ce olduğuna kafa yormaksızın kucaklıyor karşısına hasretle çıkan göğsü. Üzerinde Kenger biten toprak kokusundan doğma huzur yürüyor göz kapaklarına..İyi ki'den medet ummayacak kadar bilindik kokan çarşaflara sarılıp, yarını bir gecelik unutup, esasen her dilde, ama en çok da kendi dilinde, uyuyor...












1 Eylül 2013 Pazar

ÜÇÜNCÜ İHTİMAL




İki ihtimal var, diyor.
Üçüncüsü yok.
Sol gözümü öyle sıkı kapıyorum ki, tek kaldığını sanan zavallı sağ gözüm bir başına içine tüm dünyayı sığdırıyor .

Kaldır şu elini be, diyor
Arkama geçip.
Dirseğimin altından yukarı doğru sertçe itip diğer eliyle durduruyor istediği yüksekliğe varınca.
Sapan tutan elime kramp girdiğini söyleyecek cesaretim olsa keşke..


Evimden iki sokak ileride büyükçe bir evin bahçesindeyim; buraya gelmemi o istedi. Hava kararmaya yüz tuttuğundan elimi çabuk tutmalıyım. Önceki gün yediğim tokadın hesabını beş metre yükseklikteki camdan soracağım. Öyle diyor. Ben aslında tokadı unuttum ama o unutmamış, öyle diyor.

İki ihtimal?
Vurup kaçacaksın. Vurup kalacaksın ya da. Ama muhakkak vuracaksın, diyor.
Üçüncü ihtimal yokmuş, öyle diyor.
Bunu söylerken enseme çarpan nefesi öyle buyurgan ve tehditkar ki, soluğunu o ağaca üflese, titreyerek tüm meyvelerini dökerdi.

O ağaca işte. Yazın ilk kayısısının duvarın ardından göz kırptığı... Ufak tefek olduğumdan, hızlı koştuğumdan, ağaç tepesinde evcilik oynamışlığımdan bu görevi daima bana verirler.. Bir çırpıda en yetişkin dalların arasında kaybolur, dala sarılan çıplak ayaklarımın altına gerilen küçük eteklere ve bluzlara düşürürüm beşer onar hepsini. Bahçe sahibinin yaklaşan küfrü, duvarın ardına geçiş vizemdir. Çabucak da yaparım.Yapardım. Bluzum ağaç dalına takılınca yırtılmasın diye durakladığımdan, herkes çekip gittiğinde ağaç dibinde bir afili tokat yedim dün.

Çabuk ol be, diyor yanıma geçip. Gelmelerini mi bekliyorsun?
Gelmelerini beklemiyorum.
Sol gözümü sıkmaktan yanağım ağrıyor ama sapana yapışmış kolum iyi artık neyse ki. Üçüncü ihtimal takılıyor aklıma. Ne olabilirdi, var olsaydı eğer? Camı kırıp kalmaktan ve camı kırıp kaçmaktan başka ne olabilirdi, var olsaydı eğer?


Sağ gözümün kirpikli çerçevesinin içine pencereyi alıyorum. Balon sarmaşığının sarktığı iki saksının ardında beyaz ahşap çerçeve. Camları öyle büyük ki, kucağımda bir koyunla içinden geçebilirim. Pencereler kapalı, ardında mavi pötikareli perde. Balon sarmaşığı duvarın toprağa değdiği yere kadar sarkıyor aşağı. Toprağa varınca, patisini sudan sakınan kedi gibi duraksayıp kalmış halini seviveriyorum birden...

Canım bu sapanı kullanmak istemiyor gerçekten. Canım enginar bile ister biraz zorlasam ama bu sapanı kullanmak istemiyor hiç.. Cam kırıldığında çıkacak gürültüye heveslenmiyor kulaklarım. Üçüncü ihtimal, sapanı atıp balon sarmaşığına koşarak yakından bakmak mıdır acaba? Ona sorarsam kızacaktır.

Elimde kıvrımlı beyaz ve iri bir çakıl taşı var. Omzumu sarsmadan dokunuyor, bu "hadisene!" demek onun dilinde. Çaresiz, lastiği geriyorum çakıl taşını önce yüzüme yaklaştırıp ardından omzumun gerisine yavaş yavaş çekerek.


Yanımda ve yüzünü görmediğim halde geri geri adım attığını hissediyorum, sanki bir de..Ne bileyim, gülüyor gibi de sanki.Üçüncü ihtimal sapanı onun eline tutuşturmak olsa keşke, ama üçüncü ihtimal yok işte.

Taşı lastiğin son demine vardırıp bırakırken, yorgunluktan bayılmak üzere olan sağ gözümü de sıkıca kapıyorum. Duvarın ardında kahkaha atan çocuklara, koşarken hışırtısını geride bıraktığı kurumuş çimler karışıyor, kırılan camın sesine korkuyla uçuşan saçlarım karışıyor. Saçlarıma mahalle çocuklarınca kandırılmaya alışkın dudağımın bükülüşü karışıyor..Tüm bunlara küfürler savurarak yanıma koşan ev sahibinin öfkesi ve hemen ardından kokusu ve sapanın elimden düşerkenki sessizliği karışıyor. Üçüncü ihtimal tam şu anda yok olmak olsa keşke, ama yok işte..

Avucumla yanaklarımın ayıbını örterek atlıyorum duvarın üzerinden. Hepsi kahkahalarla kaçışıp gitmiş çoktan; o ve duvarın ardındakiler.. Duraksayıp dönüyorum duvar dibinde, başımı kaldırıp kayısı ağacının duvardan beni gözetleyen dalına bakıyorum. Dala oturmuş kıkırdayan sarı kayısılara bakıyorum. Hiç sevmediğimden, tadına bile bakmadan aşağı attığım kayısılara .. Biraz düşününce binlerce üçüncü ihtimalle bir çırpıda tanışıp, aklım yine de güzelim balon sarmaşığında; duvara yaslanarak ayakkabılarımı ayaklarıma geçirip üzerimi çırparak eve dönüyorum.




11 Ağustos 2013 Pazar

İki Sonbahar Arası

Duvarın üzerine oturup aynı kulaklığın iki ayrı ucundan iki ayrı şarkı dinlerdik. İnanması güç ama öyle.

...Bu bize kulağımızda farklı sesler çınlarken dahi karşımızdakini anlamayı öğretecekti...

Her sene sonbaharda yapardık bunu. Her seferinde çocuktuk. Zamanın üzerimizde bulut gölgesinden daha büyük bir etki yaratmayacağına söz vermiştik çünkü.
Yaşlanan sonraki sonbaharda gelmeyecekti.Çok büyük bir kayıp ya da irice bir hayal kırıklığı aklımızı başımıza alıp kırsaydı birimizin sözünü, diğeri duvarın üzerinde oturup kulaklığın boş kalan ucu avucunda, kendi şarkısını dinleyecekti ayaklarını sallayıp tempo tutarak.


İki ayrı şarkı bitince atlardık duvardan, çiçeksiz ve yeşilsiz toprağı tozutarak koşardık bağırarak.Bağırarak,evet.Gelişigüzel..

...Bu bize susmak için bulunmuş tüm mazeretlerin ne kadar sıkıcı olduğunu öğretecekti...

Canımızın dilediği telden
iki ayrı ses. Her seferinde cesurduk. Sesimizi kısmalarına izin verenlerden saklanacağımıza söz vermiştik çünkü. Ve haykırmaktan ya da koşmaktan çekinen bir sonraki sonbaharda gelmeyecekti.Çileli ve uzun bir kramp girip bacağına, büyük bir el omzunu tehditle sıkıp kırsaydı birimizin sözünü, diğeri toprağa adım izlerini, havaya ağzından yayılan haykırışı bırakacaktı tek başına coşkuyla.

Koştuğumuz istikametin sonunda yüksek ve geniş, kahverengi toprağa kibirle oturmuş bir kayanın dibinde dururduk. Birer sır takas ederdik birbirimize. Ama öyle bir sır olacaktı ki, karşımızdakinden başka herkesin bildiğinden emin olacaktık. Öyle bir sır ki bir sonraki sonbahara dek oturup kafa yoracaktık üzerine ayrı ayrı.

...Bu bize cehaletimizi hatırlayıp, öğrenmenin can sıkan yanıyla başa çıkmayı öğretecekti..

Bize gereken zamanın karşılığı iki sonbahar arasıydı işte. Hayatla tanışmanın ve öğrenmenin yükünü kanıksamak zaman isterdi...Üstelik dozunu kaçırırsak sırrın zihnimizde patlayan flaşını, birbirimizi öldürebilirdik.

Bir sonbahar günü, duvarın üstünde kulaklığın bir ucu elimde kaldı. Sözünü tutamamış olabilirdi. Ruhu yaşlanmış, yorulmuş olabilirdi. Sebepsizce koşup anlamsızca bağırmayı küçümsemeyi öğrenmiş olabilirdi. Gerçi ben de ona yeryüzünde bir onun bilmediği öyle bir sır verdim ki, kaldıramayıp ölmüş olabilirdi.

Şarkı henüz başlamıştı ki küçük bir kız çocuğu dokundu kapalı avucuma. Açtım, kulaklığı aldı gülümseyerek.

"Muhtemelen bir-iki sonbahar sonra sen de gelmeyeceksin. İzin verirsen, eninde sonunda yenileceğim bu çabayı seninle kaldığın yerden sürdürmek isterim."
Ekledi,
"Endişelenme, sırrımı yanımda getirdim."

Başımla onaylayıp önümdeki toprak araziye daldım ve bir önceki sonbahara. Yanıma usulca yanaşıp, kulaklığı taktı. İki ayrı şarkı başladı yeniden....