30 Ekim 2013 Çarşamba

KURTARICI DEĞİL-İZ/MİYİZ ?





-Tanrıyı içimde aradım bir gün.. Buldum da hemen. Konuştum bulmuşken. Baba dedim ona. Benim babam döverdi hep..
Otobüsten 3 durak sonra inip derslerimize koşacağız. Elimdeki falanca kahve firmasının logosunu baş parmağımla severek içindeki soğumuş kuşburnu çayının son yudumunu dikiyorum kafama.

-          Tanrının en güzel yanı şu ki, arar aramaz buluyorsun..
-          Ölen onca masum çocuk?
-          Sonra şöyle oldu birden. Birden değilse de, tanrıyı içime davet edişimin üzerinden iki hafta geçmişken.. Ah….Çocukluğumun önemli kısmının annemi hastanede ziyaret ederek geçtiğinden bahsetmiş miydim?
-          Evet.
-          Tanrıyla 14 yaşımda konuştum ilk. Varsayımın ötesindeydi inan. Gerçekten konuştum..
İki hafta sonra babam yine elini kaldırdığında bana, tuhaf bir şekilde indirdi. Bunu anlatması zor biraz, abarttığımı düşüneceğinden neredeyse eminim ama elini indirirken gözlerime bakıyordu. Ömrümde ilk kez gözlerimin içine ve yine ömrümde ilk kez korkarak.. 14 yaşındaydım. Daha önce defalarca yaptığı üzere tahmin edemeyeceğin kadar acıtabilirdi canımı. Babamın gücü buna yeterdi. Yapamadı. O gün ve o günden sonra bir daha hiç.. Sana annemin hayatının önemli bir kısmının hastanede geçtiğinden bahsetmiş miydim?

İki durak sonra ineceğiz. Derse 10 dakika kaldı. Mika fincanı elimde evirip çevirmeye başladım çoktan, içi boş artık.
-          Soranlara hristiyan olduğumu söyleyemiyorum bu ülkede. Bunu sana anlatıyorum sorduğun için. Güvenilir türden gibisin. Hristiyanım demek bir tür mezhepsel aidiyeti beraberinde getirmek durumunda genelde. Oysa ben 14 yaşıma kadar Ortodoks, 14’ümden sonra hiçbir mezhebe hapsolmadığım bir yerdeyim. İnsanlar katolik olmamı umuyorlar bahsini edince.. Ki kesinlikle değilim..
-          Protestan da değilsin?
-          Aslında en yakın olduğum.. Yine de protesto ettiğim hiçbir şey yok neredeyse.. (Bunu söylerken gülüyor, sanırım kelime oyunundan fazlası değil kastı) O yüzden literatür bu anlamda önümü kapıyor.
-          Anlıyorum.
-          14 yaşımda mezheplerden arınarak inanıyorum tanrıya ve incile. Bunu anlatması zor ancak….
Otobüs son durağa yaklaşıyor. Kıpırdanmaya başlıyorum. Çantamı omzundaki yerine oturtuyorum.
-          Ben tanrıya inanıyorum ancak tanrım çoğu insanınkiyle bir değil
-          Benim tanrım da bana ait. Diyorum
Panikle atılıyor sözcüklerime,
-Yo yo… Kesinlikle öyle bir yerde değilim. Aynı yerde değiliz. İnandığımla kurduğum iletişim, onu bana özel kılan pek çok emare taşıyorsa da, benim tanrım senin durumunda olduğu gibi bana ait değil. Ona kendini gerçekten açan herkese ait.
-Bana bile mi?
Olabilirdi elbet ama sorguladığın, benimseyemediğin, kendini açamadığın sürece kesinlikle senin tanrın değildir. Mesele şu ki, bir müslümanın tanrısıyla benimki bir de değil.
-Tanrı öyle söylemiyor ama? Bu söylediğin tuhaf biraz..
-Tanrı kendini tanıtmayı sever. Ama öylesi bir tanıtma değil. Ünlü olma aşkı gibi değil. Tanrı kendini “gerçekten” tanıtmayı sever. Tanrı onu tanımanı sever. Sizin kitabınızda kendini tanıtan tanrıyla benim kitabımdaki çok farklı, beni yanlış anlamazsan eğer.
-Ölen onca masum çocuk? Onca aç insan? Bunları anlattı mı sana tanrı hiç?
-Ateist olabilir misin?
-Değilim. Müslümanım. Bildiğin türden bir Müslüman değilsem de öyleyim.
-Müslümanlık inanışıyla çelişen sorular soruyorsun aslında.
-Neyle çeliştiğimden emin değilim. Beni geçelim mi? Mucizeler diyordun.
-Öyle yoksulduk ki, ben  10 yaşımdan 14 yaşıma kadar annemle aynı ayakkabıyı dönüşümlü giydim. Ayaklarımın içinde yüzdüğü ayakkabılarla oynadım sokakta.. Küçümsenecek bir yetenek değil bu, seni temin ederim.. Paylaştığımız o koca ayakkabı da kullanılır olmaktan çıkmıştı çoktan. Tanrıyı içime alıp onunla konuşmaya başladıktan sonra, ona “baba” diye hitap etmeye başladığım sıralarda, “baba, dedim…ayakkabı alır mısın bana? Benim ayakkabım yok.”
Son durağa varmak üzere ayaklanıyoruz. Dilimdeki kuşburnu tadını yutkunarak tekrarlıyorum. Kulaklarımın onda olduğundan emin sürdürüyor:
“İnanmayacaksındır. Ama inanmasan da anlatacağım şu ki, bu duadan iki gün sonra, sokağımızdaki belediye binasının önündeki basamaklara oturduğum bir an, bir yabancı adam geldi ve elindeki bir çift ayakkabıyı uzattı bana. Ayakkabılar benim ayak numaramdaydılar ve hiç kullanılmamış olduklarına yemin edebilirdim. Parlak ve güzel..Parlak ve renkli… Ayakkabıları bana uzatıp, bunları kullanmıyorum, alın lütfen siz, dedi.
Elime tutuşturdu. Ayakkabılara bakakaldığımda geçen kısa sürede çekip gitmişti. Buna inanmıyor olabilirsin ama hayatımdaki mucizelerden sadece biriydi. Devamı daima geldi. İki çocuğum ve aşık olduğum adamla çok güzel bir işim var. 14 yaşına kadar üç kez ölümden dönmüş birinin göreceği düş kadar iyi bir hayatım var. Bunu tanrıyla konuşmaya başladığım güne borçluyum. Biliyorum ki bana yardımcı olmak, beni sevmek ve kollamayı seviyor.. Hepimizi seviyor…
Savaşlar…Tecavüz… Çocuk işçiler.. Açlık sınırı..Asimilasyon… Çocuk gelinler… Kadın… Modern kölelik…Kafamın içinde vızıldayıp duruyor ezberimdeki klişeler, kaldırımda koşturuyoruz otobüsten inmiş..
-          İlahi adalete inanıyor musun peki? Diyorum.
-          İlahi adalet kimi için acı çekmekten geçen uzun bir patikanın sonunda görünür olabilir ancak. Tanrı, kusursuz bir baba olmakla,
İşini iyi yapan bir yargıç olmak arasında kalır bazen. Kimi zaman başka insanların günahlarının bedelini masumlar öder yazık ki.. Ancak neyin bedelini neden ödüyor olduğumuzu ve bunun sonucunda –çoğu teolojik kriterce masum olanlar için şu sözüm- bilecek kadar vakıf değiliz tanrının ilmine..
-Kurtarıcıdan bahsettiğini hatırlıyorum.. Kimini vakıf olmadığımızı iddia ettiğin türlü sebepten kurtarmayı tercih etmemiş şu durumda tanrı? Tanrın?
-Siz kurban bayramlarında kurban sunarsınız tanrınıza, bizim tanrımız İsa’nın bedeninde Adem ve Havva’nın günahının bedelini insanlığa ödetmemek, insanlığı affetmek için kendini kurban etmiştir.. Hepimiz onun sayesinde günahsız geliriz dünyaya. Sonrası ise  bireysel günahlarımız için bizi bağışlamaya daima istekli olduğu bir ömürden ibarettir. Oysa bazımız öyle büyük günahları korkusuzca işleriz ki, bunların bedelini masumlara ödetiriz..Tövbe etmekten uzak dillerin günahı muhakkak bir başka canlının ömrüne musallat olur..
-Masumlar tanrıyla konuşamıyor mu? Konuşuyorlarsa neden mucizeler çoğu için işleyemiyor?
Binanın kapısından giriyoruz. Derse  iki dakika var.
-Mucizeleri görmek için, bakman gerekir.. Tanrıya kalbini açmak için nefes alman gerekir. Mesele şu ki, herkes bakabilecek takati bulamaz bazen. Acı çekmeye de büyük anlamlar yüklüyoruz belki. Ben de öyle yaptım uzunca zaman. . Ancak “acı” nın da anlatmak istediği var muhakkak..
-O ayakkabıları çok istedin.. Babanın eli kalkmasın istedin. Acıyı sevmedin. Kimse sevmez.
-Acıyı kimse sevmez ancak herkes tanrısıyla konuşabildiği kadar evirebilir şartlarını.
-Herkes öncelikle kendini umarsamalı ‘ya çıkıyor sözlerin.
-Sana 14 yaşımdan beri hiç yalan söyleyemediğimden bahsetmiş miydim? Yapmadıysam tam yeri: evet.. Kurtarıcı biz değiliz. Kendin dahi bunca günahkarken insanları kurtarmayı umamazsın Görkem. Bu gerçekten hiç mümkün değil.. Beni yanlış anlama ama hiç değil…


Koridorda ayrılmadan önceki son cümlesi bu. Sonrası ders..İş……

14 Ekim 2013 Pazartesi

Aklımdan bir kırmızı tutarım





Satranç tahtasında mahallenin delisidir at..Nizamlı manevradan yaka silken, mütevazılığı burun farkıyla inadına yenilmiş taş..Aklıma getirdikleri var..

Misafirliğe gelen komşu kızını annesi elinden tutup yanıma, halının üzerine attığında plastik yapboz parçacıklarıyla manavcılık oynuyordum sessizce kendimle. Sarılar limon. Yeşiller maydanoz. Kırmızıları bilirsiniz..Bol pantolonun ceplerine ellerini büyük oyuna açılan kadife perde gururuyla soktuğunda neler bekliyordum kim bilir.. Ceplerinde bir süre gezinen ellerini çıkarınca onlarca (yüzlerce değil belki ama kesinlikle bolca onlarca) düğme saçıldı halıya. Rengarenk onlarca düğme..Cebine nasıl sığdığını anlayamadığım, nereden gelip hangi hevesle oraya girdiklerine akıl erdiremediğim. Çok kısa vaktimi aldı yadırgamak, sonra neden bilmiyorum tam da alışmışken bu tuhaf oyuncaklara, elimi uzatınca yine aynı kibirle avuçlayıp sokuşturup ceplerine, kalktı halının üzerinden... Sarılardan limon yapacaktık oysa tam, yeşillerden maydanoz, ve kırmızıları bilirsiniz..

Köy lojmanında yan yana evimiz, tuhaf bir başka arkadaşım çağırmıştı evine. İkimiz de severdik bebekleri. Bebeği yoktu ikimizin de. O ağbisinin arabasıyla, ben anaokulundaki tahta mavi yapbozlarla. Eve girip, masanın ayakları altına oturunca renk renk minik metal arabaları dizdi önümüze özenle. Arabalarla nasıl oynanacağına dair en ufak fikrim yoktu ama istersek sarılar limon olabilirdi, yeşiller maydanoz, kırmızıları bilirsiniz. Tam elimi uzatıyorken itti kolumu.Çocukluğun o popüler repliğiyle.. "Git evimizden.." Koşarak gittim muhtemelen...

Satranç tahtasında mahallenin delisidir at. Deliliğinden hesap sorulan görmedim hiç. Çılgınlık delilik sınırına dayanmadıkça kurcalayıp dururlar oysa..Apartman çıkışında önümü kesip ceplerimi boşaltan komşu çocukları sonra.. Deli damgası yemiş olmanın, suçu meşruluğa ittiği gerçeğini daha o yaşta keşfeden. Küçük sayı fasulyeleri vardı ceplerimde ve birkaç kıymeti az bozukluk... Sarı fasulyeler limon, yeşiller maydanoz, kırmızıları ezberlediniz. Ah, bozukluklarla muhtemelen sakız..

Ne zaman alıkonsa elimi uzattığım, çalınsa cebimden sakındığım  muhakkak içerleyerek, ama her nasılsa gülümseyerek anımsarım. Varsa sarılar, yeşiller ve en kıymetli kırmızılar..Renkli düğmeler, metal arabalar, plastik fasulyeler.. Alıkonmasaydı derim yani, limonlar yapardık onlarla, belki maydanoz ve..Ama işte..Aklım elimde kalsalar ne yapacağımı tahmin bile edemediğim kırmızıların merakıyla boşalırken, satranç tahtasından siyah delimserek atımı kapıp kaybetmek pahasına kalkarım. Yesin birbirini diye, kibirli şah, yalancı vezirler ve ketumluğuna kurban olacak kulağı şefkatle sevilesi filler..

Aklımdan bir kırmızı tutarım sonra. Bırakamam, kalır orada öyle...




















4 Ekim 2013 Cuma

Hoşgeldin



Üzerinden kentler geçmiş toprak gibi yüzü seçilebilir değil bir vakittir..Terminalden çıkışından bu yana geçen bir garip vakittir..Bir köşesinden aşağı salınıyor bedeni, köküne inatla tutunan parmak uçları kalmış ondan geriye seçilebilir.Her seferinde yarısı yerin altında, her seferinde diğer yarısı kayıp.


İyi ki diyor kendine ışıklı tabelaların gölgesinde soluklanıp, iyi ki anlıyorum kapı gıcırtısının dilinden; trenin düdüğünden, toprağın hışırtısından ve akan suyun şırıltısından. İyi ki, çatık kaştan, bükük dudaktan ve solgun yanaktan.. İyi ki yürümek aynı ve koşmak, yutkunmak ve hapşırmak. İyi ki kahkahanın dili aynı, ıslığın ve çığlığın. Şükür edip caddenin bir ucundan diğerine her dilde yürümeye devam ediyor. Soğuktan kızarmış avucunda taşıyarak ikiye katlanmış terli kağıdı, gülümseyerek dinliyor arabaların üst ve alt kimliksiz kornasını, caddenin karşısına ürkerek geçerken.

Üzerinden tufan geçmiş kentler gibi sesi seçilebilir değil bir kısa vakittir. Bir tanıdık yakasından diğer henüz keşfedilmemiş yakasına çapa atıyor zihninin adım attıkça..Tente altında akordeon çalıyor bir Boşnak kızı. Önünde duruyor her dilde. Kalbi iki yana çekilmiş dudaklarında dinliyor. İyi ki diyor çekinerek göz göze gelmenin dili yok. Usulca açılıp göğsünün ortasında birbirine yaklaşan kollarına ve ince-narin uzun parmaklarının bir tuştan diğerine utanarak atlayışına dalıyor, akordeonun üzerine düştükçe başını küçük bir hareketle geriye atıp tuşlardan ayırdığı sarı saç tutamlarına..Şükür diyor, bunu görebilmek için bakmam yetiyor. Genç kızın birkaç adım ötesindeki mavi tabelaya takılıyor gözü, tabela ona konuşmuyor, ona anlatmıyor hiç. Başını önüne eğip geri geri birkaç adım atıp sırtını dönüyor akordeonun anlaşılır sesine. Müzikten uzaklaştıkça susmalarına yakınlaşıyor.

Hava karardığından çoktan, telaşı artıyor. Avucu daha çok üşüyor, avucundaki kağıt parçası daha çok terliyor. Dakikalar geçtikçe her caddenin bir ucundan diğerine geçmek zorlaşıyor, omzuna çarpan her bir omuzdan sessizce ve bir türlü anlaşılamayan bir dilde özür diliyor. Kimse nezaketini takdir etmiyor. Gün boyunca işaret parmağını kaldırıp başını müsaade isteyerek eğip, avucundakini göstermeye çalıştığı onca insandan bir tanesinin dahi yüzüne bakmayışını bir türlü anlayamıyor. Oysa o, her soruşunda, her birinin gözünün bebeğinin en orta yerine bakıyor karşılığını arayan gülümseyişiyle.

İyi ki diyor, gökteki ay tanıdık ve biliyorum yıldızların görünmeseler de orada olduğunu. Gösterişiyle telaşı yarışan bir kavşakta gördüğü trafik polisine yanaşıyor. İyi ki diyor, üniformayı sevmek her dilde mümkün değilken, seçebilmek her dilde mümkün. Yanaşıp bir süre bekliyor. Bölmek istemiyor. Bölmek istemiyor. Sadece yeterince anlaşılmak üzere bekliyor. Fark edilmeyince inadına her dilde dokunuyor omzuna. Her dilde irkilip dönüyor üniformalı genç adam. Her dilde çatarak kaşını bir dilde bir şeyler söylüyor. İyi ki her iklimde aynı soğukluğu soru işaretinin diyor kendi kendine. Avucunu uzatıp kağıdı gösteriyor. Her dilde susarak soruyor. Genç polis, sorarken soğuğa terslenerek terleyen alna bakıyor, yere bakan gözlerinden ziyade. Sağ elini uzatıp yolun karşısındaki dolmuş durağını işaret ediyor parmağıyla, sırtını dönüyor.

Üzerinde kurşun sekmiş çarşaf gibi korkudan kırışarak yürüyor dar ve arka sokaklarında kentin. Ardında bıraktığı dolmuştaki o tanıdık, üşümüş ter ve yatışmış yorgunluk kokusu şimdiden burnunda tütüyorken henüz, gördüğü ilk bakkala atıyor kendini. Ağzını bile açmadan avucundaki yumuşamış, yorulmuş, belki çoktan uyumuş kağıdı tezgahın ardındaki yaşlı adama uzatıyor. Adam her dilde merak ederek alıyor kağıdı eline,
B'xêr Hatî, diyor.

Tezgahın ardında tanıdık dilde fokurdayan demlikten bir ince bardağa ve buyur edişe dökülen çayı, bilindik bir dilde höpürdeterek içip yol alıyor adresteki eve. İki sokak ötedeki sıvası yaşlanmış eve. Mavi demir kapı gıcırdayarak açıldığında ne'ce olduğuna kafa yormaksızın kucaklıyor karşısına hasretle çıkan göğsü. Üzerinde Kenger biten toprak kokusundan doğma huzur yürüyor göz kapaklarına..İyi ki'den medet ummayacak kadar bilindik kokan çarşaflara sarılıp, yarını bir gecelik unutup, esasen her dilde, ama en çok da kendi dilinde, uyuyor...












1 Eylül 2013 Pazar

ÜÇÜNCÜ İHTİMAL




İki ihtimal var, diyor.
Üçüncüsü yok.
Sol gözümü öyle sıkı kapıyorum ki, tek kaldığını sanan zavallı sağ gözüm bir başına içine tüm dünyayı sığdırıyor .

Kaldır şu elini be, diyor
Arkama geçip.
Dirseğimin altından yukarı doğru sertçe itip diğer eliyle durduruyor istediği yüksekliğe varınca.
Sapan tutan elime kramp girdiğini söyleyecek cesaretim olsa keşke..


Evimden iki sokak ileride büyükçe bir evin bahçesindeyim; buraya gelmemi o istedi. Hava kararmaya yüz tuttuğundan elimi çabuk tutmalıyım. Önceki gün yediğim tokadın hesabını beş metre yükseklikteki camdan soracağım. Öyle diyor. Ben aslında tokadı unuttum ama o unutmamış, öyle diyor.

İki ihtimal?
Vurup kaçacaksın. Vurup kalacaksın ya da. Ama muhakkak vuracaksın, diyor.
Üçüncü ihtimal yokmuş, öyle diyor.
Bunu söylerken enseme çarpan nefesi öyle buyurgan ve tehditkar ki, soluğunu o ağaca üflese, titreyerek tüm meyvelerini dökerdi.

O ağaca işte. Yazın ilk kayısısının duvarın ardından göz kırptığı... Ufak tefek olduğumdan, hızlı koştuğumdan, ağaç tepesinde evcilik oynamışlığımdan bu görevi daima bana verirler.. Bir çırpıda en yetişkin dalların arasında kaybolur, dala sarılan çıplak ayaklarımın altına gerilen küçük eteklere ve bluzlara düşürürüm beşer onar hepsini. Bahçe sahibinin yaklaşan küfrü, duvarın ardına geçiş vizemdir. Çabucak da yaparım.Yapardım. Bluzum ağaç dalına takılınca yırtılmasın diye durakladığımdan, herkes çekip gittiğinde ağaç dibinde bir afili tokat yedim dün.

Çabuk ol be, diyor yanıma geçip. Gelmelerini mi bekliyorsun?
Gelmelerini beklemiyorum.
Sol gözümü sıkmaktan yanağım ağrıyor ama sapana yapışmış kolum iyi artık neyse ki. Üçüncü ihtimal takılıyor aklıma. Ne olabilirdi, var olsaydı eğer? Camı kırıp kalmaktan ve camı kırıp kaçmaktan başka ne olabilirdi, var olsaydı eğer?


Sağ gözümün kirpikli çerçevesinin içine pencereyi alıyorum. Balon sarmaşığının sarktığı iki saksının ardında beyaz ahşap çerçeve. Camları öyle büyük ki, kucağımda bir koyunla içinden geçebilirim. Pencereler kapalı, ardında mavi pötikareli perde. Balon sarmaşığı duvarın toprağa değdiği yere kadar sarkıyor aşağı. Toprağa varınca, patisini sudan sakınan kedi gibi duraksayıp kalmış halini seviveriyorum birden...

Canım bu sapanı kullanmak istemiyor gerçekten. Canım enginar bile ister biraz zorlasam ama bu sapanı kullanmak istemiyor hiç.. Cam kırıldığında çıkacak gürültüye heveslenmiyor kulaklarım. Üçüncü ihtimal, sapanı atıp balon sarmaşığına koşarak yakından bakmak mıdır acaba? Ona sorarsam kızacaktır.

Elimde kıvrımlı beyaz ve iri bir çakıl taşı var. Omzumu sarsmadan dokunuyor, bu "hadisene!" demek onun dilinde. Çaresiz, lastiği geriyorum çakıl taşını önce yüzüme yaklaştırıp ardından omzumun gerisine yavaş yavaş çekerek.


Yanımda ve yüzünü görmediğim halde geri geri adım attığını hissediyorum, sanki bir de..Ne bileyim, gülüyor gibi de sanki.Üçüncü ihtimal sapanı onun eline tutuşturmak olsa keşke, ama üçüncü ihtimal yok işte.

Taşı lastiğin son demine vardırıp bırakırken, yorgunluktan bayılmak üzere olan sağ gözümü de sıkıca kapıyorum. Duvarın ardında kahkaha atan çocuklara, koşarken hışırtısını geride bıraktığı kurumuş çimler karışıyor, kırılan camın sesine korkuyla uçuşan saçlarım karışıyor. Saçlarıma mahalle çocuklarınca kandırılmaya alışkın dudağımın bükülüşü karışıyor..Tüm bunlara küfürler savurarak yanıma koşan ev sahibinin öfkesi ve hemen ardından kokusu ve sapanın elimden düşerkenki sessizliği karışıyor. Üçüncü ihtimal tam şu anda yok olmak olsa keşke, ama yok işte..

Avucumla yanaklarımın ayıbını örterek atlıyorum duvarın üzerinden. Hepsi kahkahalarla kaçışıp gitmiş çoktan; o ve duvarın ardındakiler.. Duraksayıp dönüyorum duvar dibinde, başımı kaldırıp kayısı ağacının duvardan beni gözetleyen dalına bakıyorum. Dala oturmuş kıkırdayan sarı kayısılara bakıyorum. Hiç sevmediğimden, tadına bile bakmadan aşağı attığım kayısılara .. Biraz düşününce binlerce üçüncü ihtimalle bir çırpıda tanışıp, aklım yine de güzelim balon sarmaşığında; duvara yaslanarak ayakkabılarımı ayaklarıma geçirip üzerimi çırparak eve dönüyorum.




11 Ağustos 2013 Pazar

İki Sonbahar Arası

Duvarın üzerine oturup aynı kulaklığın iki ayrı ucundan iki ayrı şarkı dinlerdik. İnanması güç ama öyle.

...Bu bize kulağımızda farklı sesler çınlarken dahi karşımızdakini anlamayı öğretecekti...

Her sene sonbaharda yapardık bunu. Her seferinde çocuktuk. Zamanın üzerimizde bulut gölgesinden daha büyük bir etki yaratmayacağına söz vermiştik çünkü.
Yaşlanan sonraki sonbaharda gelmeyecekti.Çok büyük bir kayıp ya da irice bir hayal kırıklığı aklımızı başımıza alıp kırsaydı birimizin sözünü, diğeri duvarın üzerinde oturup kulaklığın boş kalan ucu avucunda, kendi şarkısını dinleyecekti ayaklarını sallayıp tempo tutarak.


İki ayrı şarkı bitince atlardık duvardan, çiçeksiz ve yeşilsiz toprağı tozutarak koşardık bağırarak.Bağırarak,evet.Gelişigüzel..

...Bu bize susmak için bulunmuş tüm mazeretlerin ne kadar sıkıcı olduğunu öğretecekti...

Canımızın dilediği telden
iki ayrı ses. Her seferinde cesurduk. Sesimizi kısmalarına izin verenlerden saklanacağımıza söz vermiştik çünkü. Ve haykırmaktan ya da koşmaktan çekinen bir sonraki sonbaharda gelmeyecekti.Çileli ve uzun bir kramp girip bacağına, büyük bir el omzunu tehditle sıkıp kırsaydı birimizin sözünü, diğeri toprağa adım izlerini, havaya ağzından yayılan haykırışı bırakacaktı tek başına coşkuyla.

Koştuğumuz istikametin sonunda yüksek ve geniş, kahverengi toprağa kibirle oturmuş bir kayanın dibinde dururduk. Birer sır takas ederdik birbirimize. Ama öyle bir sır olacaktı ki, karşımızdakinden başka herkesin bildiğinden emin olacaktık. Öyle bir sır ki bir sonraki sonbahara dek oturup kafa yoracaktık üzerine ayrı ayrı.

...Bu bize cehaletimizi hatırlayıp, öğrenmenin can sıkan yanıyla başa çıkmayı öğretecekti..

Bize gereken zamanın karşılığı iki sonbahar arasıydı işte. Hayatla tanışmanın ve öğrenmenin yükünü kanıksamak zaman isterdi...Üstelik dozunu kaçırırsak sırrın zihnimizde patlayan flaşını, birbirimizi öldürebilirdik.

Bir sonbahar günü, duvarın üstünde kulaklığın bir ucu elimde kaldı. Sözünü tutamamış olabilirdi. Ruhu yaşlanmış, yorulmuş olabilirdi. Sebepsizce koşup anlamsızca bağırmayı küçümsemeyi öğrenmiş olabilirdi. Gerçi ben de ona yeryüzünde bir onun bilmediği öyle bir sır verdim ki, kaldıramayıp ölmüş olabilirdi.

Şarkı henüz başlamıştı ki küçük bir kız çocuğu dokundu kapalı avucuma. Açtım, kulaklığı aldı gülümseyerek.

"Muhtemelen bir-iki sonbahar sonra sen de gelmeyeceksin. İzin verirsen, eninde sonunda yenileceğim bu çabayı seninle kaldığın yerden sürdürmek isterim."
Ekledi,
"Endişelenme, sırrımı yanımda getirdim."

Başımla onaylayıp önümdeki toprak araziye daldım ve bir önceki sonbahara. Yanıma usulca yanaşıp, kulaklığı taktı. İki ayrı şarkı başladı yeniden....

29 Temmuz 2013 Pazartesi

DÖNÜŞÜM KUTUSU




Kapıyı sessizce kapayıp topuklu ayakkabılarımın ucunda acı çekerek koşuyorum koridorun ucundaki asansöre.İşe geç kalmış değilim.Asansörün önünde bitmeden tam, uzanıp avucumun içiyle sertçe basıyorum düğmeye. Bir alt kattan geleceğini fark edince sessiz ve derin bir oh çekiyorum.Çok sessizce.. Birkaç gündür yaptığım üzere kabine adım atar atmaz rahatlıyorum. Kapı kapanınca koridorda depar atan topuklarının sesini duyup hızla düğmeye saldırıyorum ancak bu kez olmuyor. Kapıyı aceleyle açıp asansöre dalıyor. Koşarken sarsılan topuzunu avuç içiyle yoklayıp aynaya hızlıca göz atarken o, suratımı düşürerek düğmeye basıyorum. Başını kaldırıp olmasından korktuğum şeyi yapıyor; kocaman gülümseyerek "Günaydın!" diyor..Bir iki saniye içinde hızlıca ona içimden geldiği şekilde mi yoksa içimin elvereceği şekilde mi yanıt versem diye neredeyse bomboş bakan gözlerimi gözlerinden ayırmadan düşünüyorum. Teslim olup, ben de bir o kadar genişçe gülümseyip "Günaydın" diyorum.Geçen iki saniye boyunca, gözlerime bayram şekeri yerine bayram harçlığına uzanan çocuk gözleri parıldıyor birden, boş bulunup tekrarlıyor o neşeyle "Günaydın.." İki metrekarelik demir yığınının içinde baş başa kaldığımız bu apartman, kare şeklinde tasarlanmış çirkin bir mimarinin kustuğu yıllanmış lojmanın bloklarından biri. Tüm sakinlerinin aynı rutini yaşadığı, tuvalet kapılarının sabahın aynı saatlerinde açılıp kapandığı, beş servisin onar dakikalık aralarla kapısının önünden kalktığı, akşam aynı saatlerde kafası önüne düşmüş memurların asansör kabininden inerken gönülsüz vedalaşmalarıyla birer birer on metrekarelik stüdyo tipi dairlerine dağıldığı ,bej rengi bakımsız dış boyasından rehavet akan bir şekilsiz blok işte..Ben ona "dönüşüm kutusu" diyorum aslında.

Risk almaktan hoşlanmadığımdan ve biraz da, müdürün selamımı mümkünse biraz daha az ekşi yanından alışıyla güne başlamayı çelimsiz de olsa uğur saydığımdan, genelde ilk servise binerim. Ancak o işe başladığından beri son servise kadar bekliyorum. Bekliyordum. Bugünden sonra pek de önemi yok..Aslına bakarsanız, bu son servise kalma işi ona has bir plan da değil. Bulunduğum blok ne zaman işe yeni başlayan bir memur yutsa, deneyimleyip sonucundan bazen memnun kaldığım bir yöntemdir bu. Bugün de işe yaramadı işte..

Beş katı ağır ağır indikçe, gözlerimi hemen önümde yukarı akan çirkin duvara büyük dikkatle dikmiş, bitmesini bekliyorum. Onunsa vücudu duvara dönük olduğu halde "günaydın"da kalmış yüzü gülümsemekten vazgeçmeden ısrarla beni izliyor.Yalandan öksürüyorum bir adım geri çekilip. Ona malzeme vereceğimi hesaba katmamış oluyorum böylece. "Geçmiş olsun"diyor. Bir anlık kibar ve sırıtkan bir bakış atıp "teşekkür ederim"diyorum, hala hasta olduğumu düşünmesinde fayda görüyorum, bir ihtimal serviste yanımda oturmaya kalkmazsa diye.."Son servisi kaçırmamışızdır değil mi?" diyor. "Yo.." diyorum. Kısa kesiyorum çünkü yanıma oturma ihtimali her cümlede artacak. "Yeni başladım da, kestiremiyorum hala"diyerek her şeyi başlatmış oluyor asansör zemin kata otururken. Kapıyı açarken yüzüne kaçamak bir bakış atarak, "hayırlı olsun" diyorum. Hızla yürüyorum, yanımda koştururken gülümsemekten vazgeçmediğini sesinden görebiliyorum yüzüne bakmadan.."Teşekkür ederim. Üç gün oldu. Bakalım işte.."
Cevap vermiyor, riyakarca gülümsüyorum sadece apartman kapısından çıkarken.  Kendimi servise atıp, en arka koltuğa, cam kenarına oturuyorum. Zira şu dakikadan sonra ikili sıranın ikincisi olarak oturursam, onca boş koltuk varken niyetimi açık edip nezaketsizlik etmiş olmak bana göre değil pek. Sorun da bu zaafım zaten. Anlatacağım.

Yanıma oturup çantasına kucağına alıyor. Hiç istemiyorum onun bahsini etmeye can attıklarını dinlemek. Ancak on dakikalık yola ne sığıştırırsa bir parçası olmak durumunda kalacağım. Bana sığınacak. Yalnızlığını benim üzerimde yatıştıracak. Tedirginliğini benim üzerimde atacak. Yeni işini ve yeni evini, dolayısıyla benim sekiz senedir bir parçası olmaktan yıldığım hayatı ilk günkü saçma heyecanlarıyla benimle paylaşacak. O konuştukça üstüm başım umut kokacak. O sordukça ağzım dilim yalan kusacak.. Zira ona hevesle koyulduğu bu yolun ondan neler çalacağını acımasızca ve içten içe hazla anlatacak onca insanla dolup taşan bu lojmanda, bula bula beni buldu. Olasılıkla önceki günaydınlarından, yani meslektaşlarımdan yüz bulamadığından..Sekiz yıldır tanıdığım ve haz etmediğim her insana dair fikir danıştıkça, ilk fırsatta ayakkabılarımı dahi giymeden koşarak uzaklaşacağım bu silik hayata yüklediği umutlarından bahsettikçe yorulacağım. İş bitip kendimi evime atmak istediğimde beni yemeğe davet edecek evine. Önüme utanıp sıkılarak lapa olmuş ilk pilavını koyacak. Bazen kapımı hevesle tıklatıp kahve sohbetine yeltenecek. Sabırla dinleyip, yine sabırla anlatacağım kahvemi ikram ederken. Üzülmesine dayanamayacağımdan dinlemelerim de cevaplarım da birbirinden yalan olacak..Sonra ne mi olacak?

Şöyle olacak; başladığı noktadan kendi tecrübeleriyle hızla artan bir ivme edindikçe, soruları azalacak, dinleme arzusunun yerini anlatmak alacak. Daha az gülümseyip, "günaydın"ın volumü gittikçe düşerken, yemek davetinin yerini işle ilgili sorunlarının çözümüne yönelik kısa iş ziyaretleri alacak. Önceleri heyecanla ve neşeyle paylaştığı günlük tecrübeler, yerini daha kıdemli bir başka memurun ona o günü nasıl da zehir ettiğine bırakacak. İçimden "elindeki dosyayı suratına patlatıp çantanı alıp çıkmalıydın" geçerken, "aranı iyi tutmanda fayda var, sorun büyümesin" çıkacak ağzımdan. İçimden "bence ciddi ruhsal sorunlardan muzdarip o" geçerken, ağzımdan "aslında keyfi yerindeyken çok tatlı insandır inan, sıkma canını" çıkacak.. Beni halihazırda yalanlarından sıkıldığım hayatın en kaçmak istediğim odasında ağlama duvarı edinecek..Ve çok geçmeden olması gereken olacak. ..Dönüşecek... Ona haksızlık yapan, onun canını acıtan ve tüm özel sorunlarını hiyerarşinin sunduğu tatmin sunağında çözen kim varsa, onlarla asansörde denk gelmek, selamlaşmak isteyecek. Bir süre sonra beni görmemiş gibi davranıp onların yanına oturacak. Onlarla samimiyet kurma çabasının dışına iterken beni, ona bugün asansörde yaptığım şeyi, o bana asla yapmayacak..

Olacakları adım gibi biliyorum, zira defalarca yaşadım. Tekrarı olmaması adına, o ilk günaydın'a gülümseyerek karşılık vermeyenlerden olmam gerekirdi. İş yerinde masama danışmaya gelme cesareti dahi gösteremeyeceği sertlikte ve lojmanda kapımı bırakın kahve, tuz istemek için dahi tıklatamayacağı soğuklukta biri olsaydım eğer..Yazık ki değilim. Ofiste ve lojmanda, bu hayatın gerektirdiği hiç bir dönüşüme izin vermediğimden, kendi  dipsiz yalnızlığımı o zengin riya partisine tercih ettiğimden, doğal olarak dışlandığım o stüdyo tipi, açık ofis özgürlüğündeki zavallı hayatıma, ondan başka hiç kimsenin girmeyi tercih etmediğini keşfeder keşfetmez, dönüşecek...Tercihli yalnızlığımdan çıkaracağı nihai sonuç, diğerleri gibi beni yok saymak olacak.

Her gün bindiğim ilk servis, yanım boş olduğu halde kalkar normalde. Önümüzdeki birkaç hafta böyle olmayacak. Şimdi bana dönüp, defalarca duyduğum cümleyi gülümseyerek kuracak, "Ben falanca, memnun oldum...? Kısa süre sonra umurunda bile olmayacak adımı söyleyeceğim gülümseyerek..






25 Temmuz 2013 Perşembe

RASGELE




Bu koyu sever balıklar..Balıkçılar da sever..Senede iki kez uğrarım muhakkak kapıp misinamı..Olta gelmiyor bana pek, balık büyüdükçe misina avucumu acıtır ki o an, denizle aramızdaki alışverişte bir bedel ödüyor olmanın rahatlığıyla hafifler vicdanım..Ve misinayı koparan balık, boyumu aşan armağanıdır mavi pazarın. Haddimi bilmeyi çok severim..Razı olmayı severim..Çoğu sevmez..

Balıkçı değilim..Hafta sonu uğraşım da değil denizle laflamak..Senede iki kez işte..Ne azından, ne çoğundan ibaret alışkanlığım...Alışkanlıklarımın tamamı mütevazı  esasen, günde 9 sigarayı geçmem ve 4 şişe biradan sonra uyumakla sınırlı ayyaşlığım...Çoğuna yetmez..

"Adrasan'daydım dün, iki kolumu iki yana açsam içini dolduracak bir pırıl pırıl kuzuydu kardeş", diyor dişinin arasında sigara kalmış sarı bıyıklı adam. "Hafta sonu turistler saldırınca tuttuğum balıktan dahi haz etmiyorum, ızgarada evirip çevirirken burnuma yarım pansiyonluk kahkahalarının kokusu geliyor, iştahım eziliyor o an, inan" , diyor. Ondan buradaymış..Gülümseyip tur attırıyorum misinama, saplıyorum mavinin bağrına.. Pis pis sırıtıyor.. "Amatörsün kardeş, belli ama derya ehline değil kısmetine çalışır, rasgele!.."diyor..Gülümseyip birkaç adım geri çekiliyorum misina avuçlarımda..


Susmak sevmiyor anlaşılan.."Güleçsin..Hayat sana güzel be kardeş",diyor..
Tutamıyorum artık, şapkamın gölgesini güneşin vurduğu açıyı gözeterek yüzüme düşürerek, soruyorum,

"Gülümsemek mutluluk emaresi midir dersin?"
"Ne bileyim, zordur yani.." diyor..
"Ama aşını denizden topluyorsan sen,..." diyecek olunca ben, bölüyor;
"Biliyorum, denizden beslenenler de güleçtir, umursamazdır, balık-rakı  arasında gidip gelir hafif meşrep bellenmiş neşemiz bizim, biliyorum, tam da onu diyecektin.."
"Onu diyecektim,evet..Ateşini alabilir miyim?"
diyorum
Kibrit kutusu uzatıyor..Balıkçı dediğinin her bir cebinden ve her daim temkin akacağından, pratiğe aşık olmasını umduğum adamın rüzgara yenileceği malum kibrit kutusunu elimde evirip çevirerek dalıyorum.

"Sigaranı bile rüzgarla savaşarak yakacaksın ki tadı çıksın be kardeş" diyor.
Gülümseyerek başımı sallıyorum.Çok haklı..

Buralı mıyım diye soruyor..Bilmiyorum ki buralı mıyım, oralı mıyım..Cevap vermeden önce duraksayışıma basıyor notunu,
"Buralı değilsin sen.." diyor
"Bildin de, nasıl?"

"Misinanı savururken tereddüt edişinden bildim" diyor
Sanarsın bu memleketin her evladı doğuştan balıkçı..Cevabını içten içe savuruşumu hisseder gibi,
"Dur yahu..Yalnız ondan da değil" diyor....Elimden kapıp birkaç dakikadır boğuştuğum kibrit kutusuna siper ediyor yaşlı ve terlemiş avucunu.
"Kimi memleketin evladı uzağa dalar, kimi uzaklarda boğulmadan israf eder kelamını..Kimi az düşünür ama her nasılsa bol bol da konuşur..Sen ilkisin kardeş" diyor..
"Nereye tekabül ederim o zaman?"
diyorum
"Sohbete çalışan yabancıya temkinle yaklaştığını uzağa dalarak saklayanın uzaktadır, çoğu zaman imkansızlık mesafesindedir memleketi" diyor...
Sigarasını yakmayı unutup, oltasını küçük hareketlerle geri çekip balıklarla oynaşırken, cebindeki minik radyonun antenin uzatıp bir kanal seçiyor tek eliyle, arka cebine sokuşturuyor keyfince mırıldanan kanalı bulunca..

Bir elim sıkmadan tuttuğum misinamda, gözlerimle yanıt arıyorum hareket edip duran sarı bıyığında.
Yanıt beklediğimi bilmenin tadını, arka cebine soktuğu radyosundan boşalan eliyle kutlayarak, rüzgarın evini saptayıp çaktığı kibritle tek hamlede tutuşan sigarasını bıyığının altına sokuşturarak çıkarıyor. Yanlışım yoksa gülümsüyor..Pek seçilir değil..

"Rahmetli karım.."
diyor.
"..Ben oltamı hazırlarken o radyoyu açar, kumlara yayarak eteğini, oturup sabah güneşine dalardı elinde yaz ortasında yünü-ipi....Bu kentin ilk yerel-gönülsüz mültecilerindendi. Ailesini tanıyarak büyümedi ya..Neyse... Yetimliğin memleketsizlikten aşağı olduğunu bilirim ondan.."

Anlamak isteyişimin kanıtı oluyor o an çattığım kaşlarım, mavi çizgiye sus payı veren ufka dalıp...
Sigaramın dumanını inceden esen rüzgar usulca ağzıma tıkıştırırken, alnımdan akan teri silmekten büyük bir ihtiyaç oluyor sarı bıyıklı adamın sohbetinin nihayeti..Ama küçük bir ses versem ürküp kaçacakmışcasına içine dönmüş olduğundan, sesine dokunmadan, yan gözle izleyerek dinliyorum.Gözümün diğer ucu misinamı öpecek balıkta...

"Misal biz kışın toroslara çıkardık kardeş. Yaylaya..Benim köyüm, benim memleketim de orası işte.. Ağaca ve toprağa bir ürkek bakardı karım..Sormadığımdan anlatmadı hiç ama, şöyle düşünmeli; annesi olmayan çocuğun anneler günü kutlayan çocuklarla çiçek toplayışı gibi geçti benimle ömrü...Karım hayatı hep öyle ikinci elden kutladı..Daima benim hayatım üzerinden, daima benim elle tutulur geçmişim üzerinden...

"Memleket?"
diyorum..

"Memleketi yoktu karımın..Şimdi ben sevmem pek avlanırken siyaset esasen...Bak bu şarkıyı da çok severdi...Bak...Karım bayaa erken öldü inan..Bu kadar erken ölünmezdi bana sorsan..O bana sormadan öldü ama..Geçmişi kayıp insan geleceğe tutunmazmış ya kardeş....Düşün ki kökü kazınmış ağaç yağmurda dallarını göğe açsın..Mümkün mü hiç..Karım da açmadı inan..İnan ki açamadı..

Olasılıkla demlenmiş olduğunu düşünüyorum..Düşünmekten ziyade, eminim..Ancak kastını üş aşağı beş yukarı anlamış olduğumu da itiraf etmeliyim..Hikayesine içimin kavrulduğunu da..Hakkımdaki tahmininde zerre yanılmadığını da...

Nereye gitse yabancı olacak insanlar denize aşıktır...Bundandır işte, deyip kati sona erdirmek de istemiyorum cümlelerimi ama, sanki tam da bundanmış gibi...Çocukluğunda deniz görmemiş bir insanı, evinden-yurdundan uzakta bir toprağa kondurursanız, inanın bana fırsatını bir türlü yaratıp soluğu denizde alacaktır...Memleket dediğin toprak ve ağacı, betonu ve lisanı, insanı ve pazar meydanını sokar hükmün diline..Elinden memleketi çalınan insana tüm bunlardan artakalan denizdir...Belki tam izah edemedim ama, inanın bana, yalnız deniz, sadece o herkesindir..Ona sahip olmayanın ve kıyısında büyümemişindir deniz...Sarı bıyıklı balıkçı tam da bundan bahsetti işte..Tam da bundan, tam da benden...

Misina öyle bir çekiştiriliyor ki dalga eliyle, sigaramı boştaki elimle savurup iki elimde abanıyorum. Adam gülüyor

"Rasgeldi kardeş, rasgeldi, maşallah..Çek....."