20 Haziran 2013 Perşembe

NE MALUM





-sen mi aldın?
-almadım… derken cebinden sarkıyor anahtar destesinden bir asi. Yalanın ağır ucu içeride kalıp cebini kaşındırıyor. Kapıyı kilitleyip kaçmıştı evden. Odada köpeği var, diyorlar ki ölüyor. Ne malum diyor, belki iyileşecek? Köpek odadan çıkmadıkça ölmeyecek, anlatamıyor kimseye.

Annesi odaya girince yere bırakıp koltuğun altına itiyor kitabı topuğuyla. Atıyor kendini yatağa. Sakladığı mektubun adresi henüz yazamadığı zarfı buruşturulmuş, elinde; mektup kitabın içinde. Çok istiyor o şehre gitmeyi, mektubuna yanıt gelirse. Bir saklı hayali var ki içine sığmıyor, bir ucu ağzından sarkıyor türkü niyetine. Ne malum diyor, belki olacak? Kimse bilmedikçe gerçekleşecek, o halde anlatmıyor kimseye.

Fırçaları ve şövalesi, ve kapağı keten yağıyla sıvanmış boya tüpleri apartmanın bodrum katında tozlu bir kolide uyusun istiyor annesi. Oysa okulunu bitirene kadar ders kitapları arasında yitirmek istemiyor düşlerini. Ne malum, diyor resim yaparken yakalandıkça babasının dayağını yemiş Michelangelo'ya öykünüp, ne malum hayallerimin bu çatışmayla beslenerek gerçekleşmeyeceği? Az da tokat yemiyor hani bu uğurda, biraz da kahramanca ona sorsan. Babasına içinden geçen bu güzel senaryoyu anlatamıyor.

Bir ara büyüyor sonra, öyle böyle değil, koca adam artık. Ne malum diyor genç kadına, belki hala buradasın? Kadın telefonun ucunda susuyor. Kadın telefonun ucunda bile değil esasen, kapatalı olmuş biraz. Adam hala, ne malum diyor, belki döneceksin? Kadın dönsün diye telefonu kapamıyor. Telefon son kez kapanmadıkça bitmeyecek kadın, anlatamıyor ahizeye.

Ayağına beton dökülmüşcesine hareketsiz durup dinliyor bağırıp çağırmakta olan çirkinliği. İç çekiyor, cevap vermek istiyor ancak cümlenin sonu daima içinde kalıyor. “..ama ben de zaten dün iki kez onları….” “elbette, ama sonradan size de söylediğim gibi..” “anlıyorum o zaman ben…” Ne malum diyor kendi kendine, belki yarım kalırsa cümlelerim, anlayacak.. Patron bir türlü anlamıyor yarım kalmış cümlelerdeki haklılığı. Tamamlamadan içindeki yarım küfürlü cümleyi, kovuluyor.


Karısının ellerini sımsıkı tutuyor. Morarmış elleri kadının. Hasta bakıcı, kadının elini bırakmasını öneriyor bıkkınlıkla. Kadının ellerini sıkıyor inatla, ruhunu çekiştirerek. Başını yerden kaldırmadan “doktoru çağırın, diyor, gelsin bir daha baksın. Ne malum öldüğü? Belki tereddüt ediyor?” Kadının elini bırakırsa, asıl o zaman ölecek, kimseye anlatamıyor.


Yaşlanıveriyor hızlıca. Öyle bir hız ki saçları bile ağarmıyor. Dimdik ve seri yürüyor sokakta. Ne parktaki banka, ne kahvedeki sandalyeye oturan biri değil o. Adım attıkça ayağının altından kayan zamanı başından savıyor her gün ve saatlerce.  Dünyanın dönüş yönünün aksine hızlıca yürürse eğer, zamandan kaçacağı doğmuş içine. Evine dönünce her akşam, duvarları boyuyor nabız dalgaları gibi oynaşıp duran titrek elleriyle. Delirdiğini iddia eden eş-dost uğramaz oluyor evine. Oysa delirmiş falan değil. Ummaktan vazgeçmediği sürece ömrünce yanılmadığını ispat ederek ölecek. Bunu da kimseye anlatamıyor. Anlatacak kimsesi kalmadığından tabii. Olsun.



  

19 Haziran 2013 Çarşamba

"AZ ÖTEDE" OYNAMAK İSTEMİYORUZ





Benim de bir mahallem var. Adını ne yapacaksın, var işte. Gün ışıdı, sokağa attım kendimi, ayakkabılarımın bağcığı açıldığında uçlarını içine sokuşturduğum bir yaştayım. Kaç olduğunun önemi yok, küçük işte…

Bizim sokakta park yok inan. Çamurlu bir saha var, bazen onun bile içine sokmuyorlar. O yüzden yarım saat kadar yürürüm üşenmeden biraz aşağıdaki parkı güzel mahalleye. Ayakkabılarım eskidi bu yüzden. Güneşin ısıttığı metal salıncakların izi var bacaklarımda. Annem sormaz hiç nedenini..Öyle işte..

Parkın tüm boş salıncakları benim, en az ait olduğu mahalleli kadar severim. Nasıl sevmeyeyim, adım üzerimde; çocuk işte… Bir ağaç var parkta gölgesinde cirit atar bakışlarım, inseler de tırmansam diye. Her dalında ayrı meyve var, nasıl olur deme, oluyor işte…

Bir bekçisi var parkın, ağacın yanındaki sağlam kulübesinde. Bildin, evet, pek bayılmaz o bize. Kesmek istedi ağacı, dalı camına çarpıyor diye. Baltayla bir güzel adam edip, sobasında yakacak diye. Dalında meyve var, kesilir mi hiç, düşünemiyor işte..

Ben bu mahalleden değilim ama ağacı en az diğer çocuklar kadar severim, nasıl sevmem, bir  durup bakın, serin gölgesi ve renkli meyvelerine. Alınca eline baltayı, önünde dikildik direnip. Bekçi koşturdu peşimizden, kaçtık. Döndük ama hemen sonra, parktan çıkmadık. Günlerce sürdü bu. Öyle ki ayakkabısı yeni çocuk kalmadı içimizde. Her mahalleden onlarcası koştu biz ses verdikçe. Tanışmazdık, koşarken sevdik birbirimizi. İnsan koşarken bir başka severmiş meğer diğerini, öğrendik işte.

Nereden baksan çokuz biz, sayımızın önemi yok, bekçiden çok işte..Eline taş alanın yanağından öptük, koydu taşı yere. Bazen tuttu yakalayıp kolumuzdan bizi. Küçük yüzlerimizde yadigar bıraktı kocaman parmaklarının izini.  Bazen düştük, ekleyip kolumuzdaki bekçi izlerine kanayan dizlerimizi. Kimimizi kaybettik parkta, seslendik aradık, bulamadık. Çok ağladık . Çocuklar ağladıkça daha hızlı koşar, ve kimi çocuklar ağlasak da dönemez aramıza, iyi bilirim bizim mahalleden. Koşarken ve dönerken, dururken bazen, düşüp gülümseyerek kalkarken, ve ağlarken, tüm bunları nefesimiz kesilerek ve öksürerek yaparken, fark ettik ki dalı çoktan aşmış mesele. Nasıl olur deme, insan düşerken daha iyi anlıyor işte.. Değil mi ki, topumuzu kapmış, alıkoyarmış kulübesinde. Oyunlarımızı yasaklarmış rahatsız oluyor diye. Bizim sokakta hep yasak aslında. Ama olsun, her sokak bizim. Fark ettik ki bağırıp korkutur olmuş, sesimizi kısalım diye. Canı sıkıldıkça kulağımızı çeker olmuş, az ötede oynayalım diye. Koştukça fark ettik. Koştukça benim sokağımda bir park bile olmadığını unuttum. Koşarken yokluğu unutup, varlığın umudu doluyor insanın içine..Bu yüzden olacak, bir yandan ve hep bir ağızdan şarkılar da söyledik, bağırdık. Herkes kendini bağırdı  önce, başta yadırgadık, sonra alıştık birbirimizin sesine. Biz hep beraber koşarken, ilk defa ne güzel gülümsedik birbirimize öyle...

Bazen soluklanıp birbirimizin yarasını öptük, iyi gelirse diye. Ağacımız yaşasın diye. Bekçi oyunlarımızı susturmasın diye, topumuzu versin diye. Mahallemdeki maç sahasına dokunmasınlar diye. Tanımadığım kızıl saçlı çocuğun canını bir daha acıtmasın, saçı örgülü esmer kıza bağırmasın, sarışın tombul çocuğu her sabah caddenin karşısındaki bakkala ekmek almaya yollamasın diye. Cebimizdeki yemişlere göz koymasın diye. Ağaca kıymasın diye…”Az ötede” falan oynamak istemiyoruz diye…


Hep beraber ve günlerce koştuk.Düşüp kalkıp yorulduk. Yağmur yağdı üzerimize. İnsan yağmurun altında daha çok  örtüyormuş diğerini, fark ettik. Yağmur dinmeden parkın dışında ve bir eski kaldırımda birbirimize sokulup uyuyakaldık öylece. Uyandık sonra, duruyoruz şimdi. Bekçi durmamıza da kızıyor, bana sorma neden, git sor, orada işte.. Ama ağaç kalacak yerli yerinde.. Nereden biliyorsun dersen, bir umut var içimde..Nasıl tarif ederim çocuk cümlelerimle; umut işte.. Bekçi de yoruldu ama. Bence bizden çok yoruldu. Ağacı kurtarmışa benzeriz, sıra topta ve yasaklanmış oyunlarımızda bence..Sence?


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Güneşin Köpekleri











Güneş yalnızlıktan ve umutsuzluktan üşümüş bir gün. Olmaz demeyin işte, olmuş. Havadaki buz kristallerine değen bıyıkları dahi donup kalınca, kendini bu denli düşkün hissetmeye dayanamamış. Her bir ateşten parçasını dünyaya saçarak; yanarak ve yakarak patlamak üzereyken tam, iki gözünden iki ayrı yanağına ve üstelik ilk kez düşen iki küçük gözyaşı, “Biz, demişler, yanındayız merak etmeyesin”.

“Üşümemi nasıl engellersiniz? Koskoca güneş dahi titrerken, şu dikenli kristaller batıyorken demiri eriten göğsüne, siz bu hale nasıl direnirsiniz?
“Bir geçici umutsuzluktan muzdaripsin ve çaresizliğine yalnızlığın yarenlik ediyor da ondan üşüyorsun işte.”
Demiş solundaki.
“Çoğaldığımıza göre duramaz artık kimse karşımızda. Yalnızlıktan men ederek sararız ışığı zayıflamış kalbini. Sen iyi olunca da çeker gideriz sessizce.”
Demiş sağındaki ışıyıp göz kırparak.
“De ki inandım size. Ne der halime insanoğlu? Güneş yanına iki fedai almış, güvenemiş alev alev yanan kalbine derse? Ateşimin kavurduğu çöller düşkünlüğümü fırsat bilip, ayaklanırsa? Dünyayı katı yürekli buzul sarar, durmaksızın kar düşürse yalnızca yağmur bilen yemyeşil ormana? Çıplak ayakla gezen kara çocukları kuru ağaç dalı gibi dondurup atıverirse kaskatı toprağa? “

“İnsanoğlunun bilmesi gerekmiyor. Şaşkınlığı uzun süre oyalayacaktır cehaletini onun. Bir alim sorarsa güneşe hayranlığımızdan hep, deriz. Merak etmeyesin.”

“Renklerinizi kıskanır yedi renkli sevgilim. Öyle nadir gelir ve öyle az kalır ki zaten. Öyle de kırılgandır ki kalbi..Yağmur salık vermeden öpmez bile beni.. Onsuz da öyle yalnızım ki. Ne bileyim, öfkeye kapılıp tümden terk ederse beni?”

“Çok küçük ışırız. Yanaşmayız da sana öyle…Onun ihtişamına yaklaşamayacak kadar kıymetsiz görünürüz. Üzmeyesin kendini.”


“Ay pusuda her gece. Benim soğuk kalpli hasmım sezer de, geceyi ve karanlığı alıkoyduğu yetmezmiş gibi günü de katarsa haremine? Boğarsa karanlığa gökyüzünü? Yem ederse uzak ve küçük hazımsız yıldızlara beni? Ah, bilmezsiniz, düşmanım ne çok..”

“Ayın da bilmesi gerekmiyor ki gerçeği. O gelince paçalarını öperiz, sorunca “güneşin köpekleriyiz” deriz. Büyüklüğünü sorgulamak bir yana dursun, sana olan hayranlığımıza gıpta edecek, gümüş eteğini gerisin geri sürüyecektir, emin ol.”



Güneş ikna olmuş. Yalnız olduğundan ve korktuğundan güneş.. Çaresizliğinden utanıp zavallı güneş.. En büyük korkular, kalbi en sıcak olanlara mahsus olduğundan reddedememiş.  İnsanlık ve ay, kimi kış mevsimi yakınlarında, güneşin iki yanında pırıldayan iki yalancı güneşe kim olduklarını sorunca, “güneşin köpekleriyiz” demişler. Ay, yıldız ordusundan bir teki karanlıkta dahi onlar kadar parlamıyor diye içerlemiş. Ona aşık kutup yıldızı, kıyamayıp bu tasasına, var gücüyle parlar olmuş da gelmiş neşesi biraz olsun. Gökkuşağının takıldıysa da yedi renkli güneş köpeklerine sürmeli kıskanç gözleri, güneşe aşkla değil, hizmet arzusuyla yakın duran, neyse ki pek sokulmayan bu iki köpeğin küçük renklerinde kendini görmek gönlününü bile okşar olmuş.


Donduran yalnızlığında, telaşa salan her çaresizliğinde gerçekten ama derinden korktuğunda, herkesten saklayarak çok geçmeden sildiğin, iki gözünden yüzünün iki yanına düşen birer damladır “Güneşin Köpekleri”.  Akıttıkça kendini sana bir türlü daha iyi, daha güçlü hissettiren.. Her Yunan mitinden insana düşen kaçınılmaz pay gibi.. 



Kandıran iki güneş..”Yalancı güneşler” demiş Yunan mitolojisi kimi kaynağa göre, beni hiç yanıltmayarak bahsedip muhakkak. Bazı kaynaklara göre daha yaygın olan “Güneşin Köpekleri” ismini de yine Yunan mitolojisi doğurmuş. Doyuran bir öykü ya da mit bulamadım aradım da. Hikayeyi uydurdum evet. Ama olabilirmiş de…

21 Mayıs 2013 Salı

Duvarınız Cam, Pencereniz Yok..





Sırada oturuyorum. Bazen kalkıp geziniyorum açık pencere bulurum umuduyla.
Duvar boydan boya cam, hiç pencere yok.
Duvar cam. Pencere yok.


Camlara yükleniyorum bütün ağırlığımı vererek avuçlarımın içine.
Ağaçları izlerken, her seferinde dallarındaki çiçeklerini kokusunu daha çok merak ediyorum. Cama dayıyorum burnumu, içime çekiyorum bir iki koku zerreciği bulur da gömersem ciğerlerime diye.
Ne imkansız şeyler umuyorum..

Sırada oturuyorum. Oturduğumda gerçekten iyi yapıyorum bunu. Dizlerim hareketsiz, soğuk kara metalini öpüyor masamın. Sıram ahşap ancak metali aratmayacak kadar soğuk. Üşüdüğüme direnmeksizin oturuyorum. Önümdeki saman kağıdını havaya kaldırıp ışığa tutuyorum. Binbir hayal gösteriyor bana içine saklı sıkıştırılmış krem-kahve gölgeler.. Sıramın üzerine koyuyorum sonra. Kimse yok burada. Merak ederseniz, kapı da kilitli. Hiç çıkış yok..
Belki, çoktan çıkarılıp ardiyeye atılmış sobanın duvarda bıraktığı öksüz delik?…Olmaz değil mi..


Yazacak bir şey bulamadıkça duvarın köşesindeki plastik çöp kutusuna sokulup, omzumu duvara dayayarak kalemimi açıyorum.Kalemimin ucunu kırana kadar çeviriyorum. Kırılınca yerime oturuyorum.

Sırada oturuyorum. Bazen kalkıp dışarıdaki seyyar satıcıyı izliyorum. Uzun sopasına nizamla tutturulmuş sarı ve pembe pamuk şekerlerin tadını merak ediyorum. Alnımı duvara dayıyorum.
Duvar boydan boya cam, hiç pencere yok.
Duvar cam. Pencere yok…


Önümdeki kağıdın yüzündeki kırışıklıkları izliyorum.Defalarca kağıttan gemi yaptım ben. Yüzdürecek deniz yok. Açtım. Uçak yaptım. Henüz havalanmışken yapışıp cama, titreyerek düştü önüme. Açtım. Şapka yaptım. Güneş yok. Açtım..

Bazen bir öfke sarıyor, çizmediğim her şeyi siliyorum kağıttan. Çizmediğini silmek daha zor. Nerede duracağını bilmiyor insan. Yeterince iyi olduğundan emin olamıyor. Yeterince yok ettiğine ikna olamıyor.

Kara tahtanın üzerinde tıkırdayarak gezen bilge sarı tebeşirim benim… Neyse ki o var. Başka hiçbir şeyin içime konmadığı, hiçbir türlü içimi sarmadığı,  penceresiz kapısız ve kokusuz bu odada, önüme konmuş kalemi bileyip küçültürken öfkeyle, o bitmesin diye tahtaya fazla bastırmadan titizlikle yazıyorum. Gece olduğunda tahtaya yaklaşıp alıyorum elime, ya da o beni eline, inanın emin olmak zor. Yüzüme gülümseyerek yaklaştırarak kokluyorum önce. Sonra tahtaya usulca dokunduruyorum. Ay ışığının aydınlattığı bu sınav odasında, yazarak anlatıyorum; uçuşturarak tozunu keyifle ve tahtanın pürüzsüz yüzeyinde gezinerek, gülümseyerek dinliyor. Sonra o anlatıyor. Onu okurken ölebilirim. Bana camın ardındaki kuşların seslerini ve ağaç dalındaki  bahar çiçeklerinin kokusunu, kapının açılacağı anı, sınavı vereceğim günü anlatıyor.  Yalanı olmasın diye uyarıyor bazen:
“Dışarıda bazen kar yağar, hazır mısın?”
Tahtaya kocaman bir “Evet” yazıyorum.
“ Tüm çiçekler kuruduğunda yaprakları toplayıp toprağı temizlemen gerekecek, yapar mısın?”
 Cevabı yineliyorum.
“Bazen bir bankın üzerinde üşüyerek uyumalısın, korkar mısın?”
Küçük bir “Hayır” yazıyorum.
Gülümsüyor sarı bilge tebeşir..
Gün ışımaya başlayacağı konusunda uyarana dek yazıyorum, okuyorum, yazıyorum, okuy..Uyuyakalıyorum öylece ayakta ve kara tahtanın önünde.
Uyandığımda yerime oturup uzaktan okuyorum yazdıklarımı. Sonra yaklaşıp sessizce siliyorum, yer yaparak sıradaki geceye.

Bir sınav..Bir sorusuz sınav.. Haliyle cevapsız.. Nasıl geçileceğine dair tek bir kriter yok. Varsa da tahmini zor. Boğazımı ıslatacağım bir damla su yok. Zamana konmuş sınırlar yok. Bir ölümsüz sınav. Bir sonsuz.. Yan odada duvarı çaresizce yumruklayan bir başkasının sesi geliyor ara sıra. Dışarıyı gören cam duvar dışında her bir duvarın arkasında başka birinin sınavı var biliyor musunuz? Tabi ki biliyorsunuz..
Bunu anlıyorum. Herkes için geçerli olanı yaşıyor olmayı anlıyor, adaletten hoşlanıyor ve itiraz etmiyorum. Duvarları falan yumruklamıyorum beklerken. Kimisi camın dirayetini test ediyor yan odada bazen. Camların kırılgan olmadığını anlayınca son buluyor gürültü. Bazen bir kapı gıcırtısı duyuyorum. Kendi kapıma koşup, kalbim çarparak kulağımı dayıyor, koridorda keyifle uzaklaşan yabancı adımların zeminde bıraktığı özgürlüğün sesini dinliyorum. Çok imreniyorum. Herkesin bir zamanı var, anlatmak boş. Zira benim kadar iyi biliyorsunuz. Yan odadasınız. Kendi sınavınızda. Soluk alıp verişinizi duyuyorum.
Duvarınız boydan boya cam, hiç pencereniz yok.
Duvarınız cam. Pencereniz yok…




18 Mayıs 2013 Cumartesi

HATIRDA KALIR BİRİ




Kadın elindeki market poşetini kaldırıma fırlatarak bağırıp çağırmaya başladı.Kaldırımda, yürüyen yeşil adamın onayını bekleyen kalabalık yalnızca başını ondan yana çevirip bakınmakla yetindi.İçlerinden biri adımını caddeye attığında geri kalanı da toparlanarak başından beri yenilmedikleri birer fiske merakı da yola serpiştirerek arkalarında bıraktılar onu. Uzaklaştıklarından emin olunca eğilip etrafa dağılan elmaları poşete sakince doldurarak geçen ilk taksiye bindi.

Şoför nereye gideceğini sorunca hıçkırarak ağlamaya başladı arada göz atarak dikiz aynasına şoförün meraklı ve ilgili gözleriyle çarpışmak için. Ancak şoför kadın karar verinceye kadar taksimetreye büyük laflar ettirecek ters bir yola girmenin daha mantıklı olacağına karar vermiş, radyonun sesini açmıştı çoktan. Popüler, hareketli bir şarkı başlayınca kadının gözyaşları da kuruyuverdi birden. Birkaç dakika öncesini yaşamamışcasına parmaklarıyla dizlerine tempo tutarak dışarıyı izlemeye başladı kadın, ağzından bir cadde ismi çıkarıp verdi adama. Adam gözlerini açıp kapattı “olur” anlamında.

Kadın sahil caddesinde indi taksiden. Havada baharın anlık özenişi vardı yaza. Bir banka oturup vapurlardan kaçışan dalgaları izlemeye koyuldu. Yanına yaşlı bir adam oturdu kadının. Bastonunu bankın arka kısmına asıp gazetesini açtı adam, gözlüğünü düzeltti. Kadın başını adamın omzuna koyuverdi. Bir süre kalakaldılar öylece. Kadın adamın geri çekilmesini ve ona gözlüğünün altından ters ters bakmasını, ya da hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmesini bekledi. Adam başını hafifçe sağa çevirip bakmıştı ama yadırgayan bir ifadeyle değil. Hemen sonra gazetesine dönmüştü zaten. Sayfayı çevirince adam, kadının adamın omzundaki başının rahatı bozuldu. Çekildi kadın poşetini yerden alıp sahil boyunca yürümeye başladı.

Annesinin elini çekiştirerek bir çocuk, ona mor deniz anasını göstermeye çalışıyordu. Kadın durdu yanlarında. Poşeti yere bırakıp, dizlerinin üzerinde çömelerek çocuğun kulağına bir şey fısıldadı, geri çekilip sordu.”Bunu duydun mu?” Çocuk başını salladı. “Peki, diye ekledi kadın, ne hissettirdi sana bu?” Çocuk “çok üzüldüm” dedi, ekledi “ şu poşetlerin arasında kalmış deniz anası gibisin o halde” dedi. Kadın başını sol omzu üzerinden eğerek, denize baktı. Çocuğun annesi çocuğu çekiştirerek uzaklaştı denizin kıyısından. Kadın bir süre dizlerinin üzerine çökmüş bakakaldı denize. Mor deniz anasına baktı. Üzerindeki mor elbiseye baktı. Tek benzerliğin bu olmadığının farkındaydı çocuk kadar o da.. Kalkıp dizlerini sildi elleriyle. Yürüdü eve.

Akşam çocukları ve eşi eve geldiğinde, ve masayı kurduğunda, yemek yerken, bulaşıkları yıkarken ve televizyon başında elmaları soyarken, en sevdiği diziyi izlerken, kocasına sorduğu sorunun yanıtını alamazken, çocukları uyarılarını dinlemeyip topu vitrine attıklarında, ve vazonun kırıntılarını toplarken, yatağa girdiklerinde sessizce gözlerini kaparken son derece sıradandı kadın. Kendi varlığından şüphe ederek geçiriyordu bu saatleri. Ancak diğer yandan ve neyse ki bir sonraki günü iple çekebiliyordu hala. Yarın başka semtte başka bir pazardan alacaktı elmayı, kim bilir bu kez insanlara ne sıra dışı görünecekti..Hissettirmeseler de her birinin eve gidip ondan bahsettiğini adı gibi biliyordu. Son bir haftadır yaptığı adı her neyse bu şey, var olduğunu hissetmek konusunda en etkili ilacı olmuştu. “Hatırda kalır biriyim” dedi kendi kendine. Gülümsedi.Uyudu. 

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Dizlerindeki Yara İzlerini Öpenler




Babam güçlü olmaya dair tek cümle kurmadı ömrümce..Gece yarıları bir küçüğün yanına boylu boyunca uzanmış beyaz peynirin dalgalandırdığı mazisi elverdiğince üç beş nasihat.. Küçük bir denklemde dört bilinmeyenli denklem.. Gözlerini koca koca açmış kendini bilmez çocuklar yani, bazen uykuları gelmiş de geçmiş..Babam bolca soru sorardı, cevabı içine sığışmış hepsinin, usturupsuz cevaplar vermeyelim diye.Cevaplaması en zor olanları seçer zaten her baba ki bir korkudur kuşatır, alıkoyar da cevabı kendine saklatır bir ömür..

Babam..Güçlü olmaya dair tek bir cümle kurmadı ömrümce.. Kimi yasaklar indi boğazımızdan aşağı, öyle pürüzsüz aktılar ki nasıl yuttuğumuzu fark etmedik çoğu kez... Sorsalar tadını bilmediğimiz ancak tatmanın ve yadsımanın ötesine geçtiğimiz türden her biri..Yasakları uzunca süre koltuk değneği diye sırtımızda taşıdık; kolumuzun altında değil..Öyle ağırdı ki, sızlanmaktan vaktimiz olmadı nedenini düşünmeye, ardını eşelemeye..Öğrenmeye...Öğrenemeyecek kadar bağlıydık yasakların bizi temsilen ettiği işgüzar ve emrivaki yeminlere..Tabi bir süre..

Bilmiyorum o yüzden, neye karşı nasıl ayakta durulur, neden ardıma bakmadan kaçmalı seçemiyorum pek. Kaçmayı da bilmiyorum zaten; de ki seçebildim. Varsayalım bildim, sevmiyorum kaçmak.. Kaypakça geliyor..Yaşayıp altüst olanların hikayelerinde yalan yok, yaşamadan atlatılmış öykülerinse inanırlığı...Babam çocukluğumuzca ve gençliğimizce "ben yaşadım canım yandı, siz yaşamayın" ı ezberletip, yetişkinliğimizin"ben yaşamadım, siz yaşayın" ezberbozanı oldu birdenbire.. Oysa biz,  çoktan dayatılmış ezberlerimizi bozmuş, koltuk değneklerimizi kırıp sapan yapmıştık..Ne çok cam kırmıştık, bilmek istemezdi eminim..Hala güçlü olmaya dair en ufak fikrimiz yoksa da, güçlü olmanın beş para etmediğine, dahası, duygularla lanetlenmiş her canlı gibi güçten ve dirayetten  doğuştan men edilmişliğimizi hazmetmiştik bile..

Yine de, her çocuk gibi, babamın ölümsüzlüğüne ve artık bana uzanıp dokunmayan yasaklarına ihtiyacım var..
Bilmiyorum nereden geldi aklıma,
Hiç görmediğimiz insanlarca konmuş yasaklara riayet ederken, kapalı mekanlarda sigara içmiyor ve kamusal alanlarda pek de öpüşmüyorken, her insanın çocukluğunda anlamadığı, gençliğinde reddettiği baba yasağına özlemi olmalı bana sorarsanız..Kanunların insanları değil, devlet otoritesinin sürerliğini koruduğu ve düzenin "yara almadan öğren istiyorum" yerine " canımı sıkma benim" anlayışından büyüdükçe tiksinmiş her yetişkinin komutları tanıdık çatık kaşlardan alası, o bilindik  "neredesin bu saate kadar!" ı duyası olmalı bence..


İnsan küçük evreninden koptukça, atmosfer tabakalarını aştıkça unufak olan, heybetini-görkemini acınası yollarla yitiren bir zavallı gök taşına benziyor..Hesaplarınızı yalanlayan faturalar elinize tutuşturuldukça, asla büyümeyeceğinizi garanti ederim. Yanılma halimde, başıma gelecek tek şey bir başka şaşkınlık olacaktır. Büyük risk değil...

Babam, güçlü olmaya dair tek cümle kurmadı ömrünce..Sanıyorum biraz gerçekçi olduğundan..Sanırım biraz..Neyse işte..İyi ki kurmadı, iyi ki mümkün olmayan üzerine, tatmadığı ve yaşamadığı, tanık olmadığı ve olmayacağı üzerine koca bir yalan söylemedi bize..İyi ki öyle bir iddiam yok, ve bu yüzdendir ki dizlerindeki yara izlerini minnetle öpenlerdenim ben de..


26 Nisan 2013 Cuma

Hasankeyf Sular Altında Kalmasın Diye Çıkar mısın Sahneye?



Yıl 2007 olsa gerek. Şehir şehir geziyoruz, küçük ama müzik tutkusuyla her sahneye yetişen bir grup. Ablam arıyor,

-Görkem diyor, Hasankeyf sular altında kalmasın diye çıkar mısın sahneye?
-Sahneye çıkarım da, inerim de, nasıl istiyorsan..

.Grubumla görüşüp haber veririm ablacığım, diyerek kapıyorum telefonu.


Grup arkadaşlarıma götürüyorum teklifi. Hasankeyf’i duymuşlar elbet ancak, masum Dicle'yi, ona uzanan ellerce canına kastettirileceği tarihi benden öğreniyorlar, hevesle kabul ediyorlar. Elbette gönüllü olarak katılacağımız bir etkinlik bu, kimsenin fazlasını bekleme açlığı yok. Ancak yol paramızı karşılamak istiyorlar ki esasen en azından buna ihtiyacımız var zira müzik grubunun tamamı makarnayla yatıp kalkan öğrencilerden ibaret.

O güne dek tüm konserlere otobüsle gitmişken, Hasankeyf'i yaşatma girişimcileri, etkinliği düzenleyen insanlar bize uçak bileti alıyor.İçimiz cız ediyor, şaşırıyoruz bir yandan..Önemseniyoruz galiba..? Uçağa binip Batman hava alanında iniyoruz. Yüzümüzü fırıncı küreği okşayarak karşılıyor. Öyle sıcak, tarifi zor. Aprondan terminal binasına giden yol kahverengi, zaman zaman haki. Yolun kenarına dizilmiş jandarma da kahverengi, zaman zaman haki..

Bir otele misafir ediyorlar bizi. Batman’ın yanlış değilsem en iyi konaklama imkanlarını sunuyor. Batı konserlerinde görmediğimiz türden bir misafirperverlik. "Konsere gelmiş sanatçılar" deniyor, gözleri açılıyor duyanın, ağız dolusu gülümseyip yardımcı oluyor koşturarak.


Otelden bizi bir arkadaş alıyor, yazık ki şimdi ismini anımsayamadığım, hikayeleştirmek uğruna uydurmak istemediğim.. Hasankeyf'e bir dolmuşta uzanıyor yolculuk, bozkıra cama yasladığımız kirpiklerimizle selam vererek.. Yol kenarında başlıyor tarih küçük küçük, benim çocukluk hatıralarım ağırlaştırırken kafamı, arkadaşlarımın merakı büyüyor..

Bizi Dicle kenarında, nehrin hemen yanınızdan gürül gürül aktığı bir yere oturtuyor genç adam, adını uydurmanın içimden gelmediği hani. Öyle gönüllü, öyle konuksever ikramlar seriliyor ki önümüze.. Gün batıyor, ve batan günün rengi öyle güzel ışıldıyor ki hareketsiz duramayan, kabına sığmayan Dicle'nin göğsünde.. Dalıp gidiyorum. Nehirde kardeşlerimle yüzdüğüm zamanlara dalıyorum, Dicle’nin dibine dalıp çıkarak her bir anım.. Sonra bakır tastan ayranımı yudumluyorum keyifle sohbet eden arkadaşlarıma gülümseyerek. Sol tarafımızda içinde küçük mağaraların ve taştan oyuklara yükselen sağlamca halattan yapılma merdiven var. Merakla bakışımıza sessiz kalamayıp,
“İsterseniz tırmanalım..Görmenizi isterim”
Diyor. Ancak ayağının aksadığını bildiğimizden, onu yormak gelmiyor içimizden. Kalkıyoruz. Yediğimiz güzel yemekten bile daha lezzetli olacak, Dicle'ye kıvırdığımız paçalarımızı keyifle tutarak yürümek. Küçük çocukları yanaşıyor Hasankeyf'in. Hala unutamadığım gülücükleri var. Hasankeyf yok olursa kentte mendil satacak, ayakkabı boyayacak çocuklar.. Kimisi bizi turist sanıp, alışkın olduklarından, günlük ingilizceyle gülüşerek konuşan çocuklar.. Nehrin içinde akşam güneşiyle kızarırken saçlarımız, omuzlarımız, şakalaşırken güzel yüzlü Hasankeyf çocuklarıyla, bir fotoğrafçı yaklaşıyor yanımıza. Çocukların fotoğraflarını çekmeye başlıyor vaktiyle savunma amaçlı kapanmak üzere ahşaptan yapılmış ortası yıkık köprü kemerinin önünde.. Çocuklar on-on beş dakikalık çekimin ardından ellerine tutuşturulan kola kutularıyla yükseliyorlar Dicle'den zıplayarak..Öyle bir neşe..İşi biten fotoğrafçı arkadaş yaklaşıyor yanımıza, soruyor,
-Siz sahne alacak rock müzik grubusunuz değil mi?

-Evet, diyoruz

-“Falanca” kola reklam çekimleri için buradayız. Sahnedeki görüntülerinizle reklamımızda yer almanızı istiyoruz.
Diyor..

Kalakalıyorum. Dudak ısırtan bir cür'et. Küfür gibi gelen.. O da emekçi, işini yapıyor elbet ama teklifine cevap verirken üslubum istemesem de çok can sıkacak belli ki..Başımı yıkık köprüye çeviriyorum, davulcu arkadaşım cevaplıyor neyse ki,
-Burada bulunma amacımızın farkında değilsiniz anlaşılan? Malzeme olmak için değil, bu malzeme avcısı anlayışın bozmaya çalıştığına destek olmak için buradayız? Sizce amacımızla bu kadar çelişen bir teklifi kabul edecek gibi miyiz?

Adam tek kelime etmeden uzaklaşırken gülümsüyorum karşımda içeceğini zevkle yudumlayan 9 yaşlarındaki çocuğa bakarak.

Bize rehber olan arkadaş Hasankeyf'in güzelim mağara evlerinin girebildiğimiz kısımlarıyla hevesle tanıştırıyor bizi. Tekrar ederek ve altını çizerek bu konuya dikkat çekmek kabalığında bulunmak istemiyorsam da, bahsetmek durumundayım, o ayağını sürüyerek, dudağından düşmeyen gülümsemesiyle, biz yorulurken dahi daima dinç, vaktini ve enerjisini seve seve sundukça bize, içten içe üzülüyoruz. Geri çevirirsek üzüleceğini artık iyiden iyiye anladığımızdan, artık itiraz etmeden civarı özenerek geziyoruz.


Konser akşamı.. Öyle güzel bir kalabalık ki, güzelliğini kalabalığından değil, heves ve merakla bizi okşayan minnettar gözlerden alıyor.. Onca şehirde onca konser vermişiz, böylesini görmemişiz; mümkün değilmiş, olamazmış..

Konserden önce sahnede Hasankeyf’e verdiğimiz gönül desteğine dair birkaç kelam etmem gerektiğini söylüyor arkadaşlarım..”Utanırım, yapamam ki..” diyorum. Ancak sahneye çıkıp o güzel kalabalıkla karşılaşınca bir eski dostla dertleşircesine anlatıyorum

“Ben diyorum..Diyarbakırlıyım..”
Alkış kıyamet..
“Ben, diyorum. Hasankeyfte mezarlıkların üzerinde evcilik oynardım küçükken..”
Alkış ve zılgıtla uğulduyor yine kalabalık..

Öyle gevşiyorum ki uzun uzun anlatıyorum, ve nihayet bitirerek
“Tarihi boğmak kolay değil ki öyle.. Hasankeyf; evlerimiz, anılarımız, sokaklarımız ve geçmişimiz sular altında kalmayacak!"

Alkışlıyorlar.Biraz ağlıyorum açıkçası ve gizleyerek elbet. Annemin kuzeni yaşıyordu burada.. Hristiyan mezarlarının tozunu silerdim çocuk ellerimle. Tanımadığım harfleri okumaya ve sahiplerini canlandırmaya uğraşırdım gözümde. Kimler yatıyordu burada. Hangi dili konuşuyordu, hangi dine inanıyordu, dahası hangi tanrıya? Bir savaşla mı yatmış buraya, hasta mı olmuş, ne tür bir hastalıkmış o? Hasankeyf geçmiş kokar buram buram...Gittiyseniz bilirsiniz. Giderseniz öğrenirsiniz.. Tüm bu hatıraları anlatmadım elbet.. Hatırladım sadece sahnedeyken..

Şarkılarımızı çalıyoruz. Biz sıradan bir cover grubuyuz. Yöre halkının müzik beklentisine eğilip bükülemeyecek uzaklıkta bir müziğimiz var. Ancak yabancı şarkılara o güne dek tanık olmadığımız güzellikte eşlik ediyorlar, söyleyerek değilse de tempo tutarak, alkışlayarak ve halay çekerek.. Belki en eğlendiğimiz performanslarımızdan biri bu. Bir puşili amca, bir gencin omzunda,
-Geldiniz buraya te Ankara'dan! Sizin Allahınza qurban!
Diyor. Unutamam hiç..

Öyle eğleniyoruz ki, yalnızca o toprağın bir parçası olan ben değil bütün grup elemanları.. Sahneden inince güzel yüzlü çocuklar koşuyor,sarılıyor, öpüyor. Kucağımdan biri inip, diğeri iniyor. Yerel kanal muhabiri yaklaşıp sorunca öyle utanıyorum ki.. Birkaç gün içinde internet sitesinden okuyacağım özenli bir söyleşi ayaküstü.. Kendinizi ne kadar kıymetsiz hissederseniz hissedin, ve kimse tanımıyor olsun sizi mühim de değil, minnettarlığın, bir olma hissiyatının doğurduğu tarifsiz bir takdir yaşatıyorlar bize, "ün" öyle cılız bir sözcük ki bunun yanında...

Hasankeyf aydın gençlerinden biri yanımıza yaklaşıyor diğer pek çoğu gibi,

-"Size minnettarız. Ankara’dan bunca yolu Hasankeyf'imize sahip çıkmak için geldiniz. Çoğunun sırt çevirdiğine el verdiniz. Elimizden teşekkürden fazlası gelmez. Gücümüzün yettiği sınırlıdır ancak kabul ederseniz, gençlerimizin oturup sohbet ettiği bir kahvemiz var, size bir çay ikram edelim, izin verin..

Gecenin kalanında doğunun başı üzerinde taşıdığı ve esasen bu saygıyı ve hayranlığı fazlasıyla hak eden birkaç sanatçı sahne alıyor. Halaya katılarak bir parçası oluyoruz coşkulu kalabalığın. Her bir serçe parmağın bir diğerine nasıl dokunduğu an çıkan o naif, can acıtmayan, okşayan kıvılcımı anlatmak mümkün değil.. Belki kısa süre sonra başkalarının “göç bozdu bu şehri..” “varoş doluştu şehre”.. “bunların hepsi hırsız” diyerek çirkinleştireceği cümlelerin özneleri olmaya zorlanacaklardı güzelim, ah evet, güzelim Hasankeyf sular altında kalınca.. Ancak Hasankeyf halkı, engel olmanın yolu öfkeden ve umutsuzluktan geçsin istemiyordu işte! Bunun yolu kenetlenmekten ve inançtan ve umuttan ve halaydan ve zılgıttan geçsin istiyorlardı. İnanın bana "inanıyorlardı"! Boğazına kadar inançla dolu bir kalabalık müzik sesiyle çınlayan toprağı adımlarıyla havalandırarak tozun en güzelini, en umutlusunu yutuyor ve yutturuyordu..

Gece bitince yağmur başladı. Üzerine patiska gerili derme çatma çardakların altına serili döşeklerin üzerinde siyasetçisinden yaşlısına, çocuğundan esnafına, turistinden müzisyenine koyun koyuna sığışarak atlattık yağmuru…Müzik bitince dalıp gitmiştik hepimiz…Her birimiz umduğumuzun aksi ihtimallere...

Dönüş yolunda, uçakta, müzisyen arkadaşım,
-Bilmiyordum, diyor.. Bu insanların, bu kadar sıcak, bu kadar temiz, bu kadar cana yakın olduklarını. Ne kadar yanlış bilmişim onca zaman. Aklım almıyor anlatılanla yaşadıklarım arasındaki uçurumu..

Gözlerine teşekkür ederek cama yaslıyorum alnımı. Yüzlerce metre aşağıdaki bozkıra göz kırpıyorum. Veda ediyorum..Uzun süre göremeyeceğimi tahmin ederek, içim acıyarak biraz…Kendime soruyorum uçak alçalıyorken, peki kaç insan duyacaktı gidişimizi? Neyi değiştirmiştik? Gitmeden önce bu sorulara verilececek daha bezgin cevaplarım vardı. Uçak teker koyarken, biliyorum ki, bazen atılan adımın amacı karşısında durduğunuza sesinizi duyurmaktan da ziyade, birbirimize cesaret vermek demekti.. El vermek ne mühim şeydi...



....-Mayom yok ama?
- Saçmalama Görkem, mayo giymeyiz biz burada..Kıyafetlerimizle gireceğiz..
-Dicle tehlikeli midir? Yutar mı bizi?
-Tehlikelidir.. Boğabilir Dicle.. Kıyıda kal ...
-Annem kızarsa?
-Evde onlar, merak etme, ablamlar da burada. İstemiyorsan da girme ama..
-Yok, istiyorum. 

Dicle yer yer merhametlidir; boğmamıştı beni, Ilısu da Hasankeyf'i boğmasın..